Kürt Seyit ve Şûra ODATV'nin yeni sezon dizisi

14.09.2014 02:14:09
A+ A-

Kürt basını diye adlandırabileceğimiz basında ve haber sitelerinde bir haber gözüme ilişmişti vakti zamanında. Yeryüzünde konuşulan Hint-Avrupa dillerinin kökeninin Anadolu ve Mezopotamya olduğunu ifade ediyordu bu haber. Arkeoloji okumuş biri olarak ve Anadolu ve Mezopotamya’nın iki farklı kültürel ve tarihi misyona ve gelişim seyrine sahip olduğunu ve Hint-Avrupa dillerinin en eskisinin Mezopotamya’da görülebilme ihtimalinin neredeyse yok denecek kadar az olduğunu bilen biri olarak; başka kaynaklardan ve mümkünse direkt olarak bu tezi ortaya atan bilim çevrelerinden bu iddiayı okuyup teyit etmek istedim. İşte o zaman fark ettim ki tüm dünyada bu durumu haber yapan hiçbir kaynak (ki Japonya’dan Amerika’ya, Hindistan’dan Norveç’e,  Rusya’dan Arjantin’e kadar hemen her ülkede gerek bilim çevrelerince gerekse de günlük haber portallarında ve gazetelerde konu edildi) ve direkt bu iddiada bulunan bilim insanları Mezopotamya’dan kesinlikle bahsetmiyordu.

İki yıl önce bir araştırmanın sonucu yayınlandı bizden çok uzaklardaki bir kara parçasında. Yeni Zelandalı bilim insanları üzerine uzun süredir çalıştıkları bir araştırmanın sonucunu aynı anda tüm dünyayla paylaştılar. Yeni Zelanda’daki Auckland Üniversitesi’ndeki bilim insanlarının tüm dünyayla paylaştıkları bu sonuç; Hint-Avrupa dil ailesinin kökeninin nereye dayandığına dairdi.  Yani ilk Hint-Avrupa dilinin nerede doğduğu ve dünyaya nereden yayıldığına ilişkin önemli bir bilgi paylaşımıydı bu. Tüm dünya bilim ve dilbilim çevreleri tarafından “geçerli” kabul edilen bu sonuca göre; Hint-Avrupa dili ilk olarak bugünkü Anadolu’nun orta ve batı bölgelerinde ortaya çıkmış ve buradan dünyanın geri kalanındaki yaşam alanına yayılmıştı.

Üniversite'nin yayınladığı bilimsel metinde de Mezopotamya’dan bahsedilmiyordu. Buna rağmen Kürt basını, Hint-Avrupa dilinin Mezopotamya’dan doğduğu iddiasını bu metni referans göstererek ileri sürüyordu. Peki neden hiç var olmamış bir şeyi, var olmuş gibi gösterme gayretine girerek tarihi gerçekliği başkaymış gibi göstermek ister bir akıl? Ya da hangi akıl bunu yapar? Tarihi tüm örnek ve deneylerle bir analoji yaparak sorunun cevabının çok basit olduğunu görebiliriz. Ulusalcı akıl, kendi ulusal çıkarları gereği, tarihi, gerektiğinde tahrif etmekten geri durmaz. Cihanın tüm ulusalcı anlayışları, tarihi bu biçimde yazmamışlar mıydı zaten.

Aradan iki yıl geçti, şimdi de başka bir ulusalcı yaklaşımın tarihi tahrif etmek için, var olmayan bir sözcüğü sanki varmış gibi bir metnin içine sıkıştırma gayretinde oluşuyla karşı karşıyayız. Bu seferki Türk ulusalcılığının genetik kodlarına işlemiş olan bir tarih yazım örneği. Kimden mi bahsediyorum; odatv.

İki gün önce, vatan savunusu hattında cansiperane dövüştüğünü gördüğümüz odatv’de “İşte Şeyh Said’e Takıldı Denilen O Madalyanın Görüntüsü” başlığıyla yayınlanan bir haber, özetle şunu ifade ediyordu: Seyit Rıza ve Şeyh Said birlikte Ruslara hizmet ettikleri için Rus Generali tarafından madalya ile ödüllendiriliyorlardı. Bu iddiayı, (-her ne kadar iddia etmiyor gibi görünme gayreti içinde olsa da- attığı başlıkla kendini ele veren ve aylardır “piyasada” dolaşımda olan ve Sağır Sultan’ın Mısır’dan duyduğu bu videoyu sanki kendi bulmuş da yayınlamış pozlarına bürünen) haberin yazarı Ömer Ödemiş, tarihçi sosuna bandırarak bize servis ettikleri Yusuf Halaçoğlu ve yine aynı sos kabının dibine dikkatlice baktığımızda zar zor fark edilen kişi Sinan Meydan, meydanı boş bulmuşçasına parmaklarına dolayıp, bırakın tarihçiyi; zekâ yaşı 8 olan birinin bile çok rahat analiz edebileceği bu görüntülere dair yaptıkları yorumlar ve analizlerle; tarihçiliklerinin dışında zekâ yaşlarını dahi sorgulamamıza vesile olacak çıkarımlarda bulunmuşlardır.

Bu ulusalcı akıl tarafından yapılan haberde, yayınladıkları videonun başında gördüğümüz yazıda, "Dersim’de işbirliği yapan yerel Kürt lider Said’e Rus Ordusu Kafkas cephesi komutanı Grandük Nikolay Nikolayevich tarafından madalya verilişi... Tören görüntüleri"  yazdığı iddia ediliyordu ve bu iddiadan hareketle “Kürt Said” diye adlandırılan kişinin Şeyh Said ve yanındakinin de her ne kadar ismi yazmasa da Seyit Rıza olduğu ifade ediliyordu. Haberdeki yalan katarı da burada başlıyor zaten, zira videonun başındaki metinde “Kürt Said” diye bir isimden bahsedilmediği, “Said” ya da benzeri bir sözcüğün geçmediği en az 7 ayrı kişiye yaptırdığım tercüme sonucunda ortaya çıktı. Yani odatv ulusalcı tarih yazımının tipik bir örneği olarak, olmamış bir şeyi olmuş gibi göstermek için tarihi gerçekler üzerinde tahrifat yaratma yöntemini seçmiştir. Hem de bunu tarihçi sıfatlarıyla bize yutturmaya çalıştıkları Yusuf Halaçoğlu ve Sinan Meydan gibi isimlerle pekiştirmeye çalışarak. Bu “arkadaşların” tarihçiliği o kadar güçlüdür ki; 1916 yılına ait bir videoda görülen kişinin, (1937 yılında idam edilen) Seyit Rıza’nın 1937 yılındaki halinden daha yaşlı olduğu çok bariz olmasına rağmen, kesinlikle Seyit Rıza olduğunu iddia edebilmektedirler.

Görülmek istenmeyen gerçeklik; Seyit Rıza ve Şeyh Said iki zıt kutbu temsil eder.

(Türk, Kürt, Zaza, Ermeni) Ulusalcı anlayışların Seyit Rıza ve Şeyh Said arasındaki derin sosyolojik, tarihi, kültürel, siyasal, inançsal vb. alanlara ilişkin çelişki ve farklılıkları yokmuş gibi gösterme çabasını hayretle izliyoruz. Bu iki ismin temsil ettiği tüm değerler esasen zıt kutuplara tekabül etmektedir. Bu farklılık en temelinde farklı coğrafyalarda farklı yaşam koşullarında yetişmiş olmalarından kaynaklıdır.

Şeyh Said, diğer adıyla Şeyh Muhammed Said Nakşibendî,  Elazığ Palu’da doğmuş ve Palu, Amed(Diyarbakır), Muş gibi illerde Nakşibendî tarikat eğitimi almış bir Nakşibendi Şeyhidir. Nakşibendî tarikatı içerisinde ileri gelen bir ailenin tüm geleneklerine sahip çıkarak büyümüştür. Esasen Elazığ, Muş, Erzurum arasındaki bölgede nüfuzu olan bir ailede yetişmiştir. Bu bölgede bulunan önemli Kürt aşiretleri ve ikinci karısının ağabeyi olan; Kürdistan Teali Cemiyeti kurucularından, Hamidiye Alayları Komutanı Cibranlı Miralay Halit(kimi kaynaklarda Halil diye de geçer) Bey ile çok iyi ilişkileri ve sıkı bir siyasal birliktelikleri vardır. Müslüman-Şafi geleneğinin katı kurallarını, Nakşibendî tarikatı içerisinde daha da tutucu kurallarla pekiştirerek bir şeriat yaşamı sürdürmüştür ve böylesi bir şeriat yaşamını tüm topluma hâkim kılmak için sürekli mücadele etmiştir.  Bu anlamıyla Rusların Anadolu ve Kürdistan’a girişleri sırasında -değil yardım etmek- Rusların karşısında bir tutum izlemiştir. Ermenilere ve Ruslara karşı saldırılarıyla bilinen Osmanlı yanlısı Cibranlı Halit Bey'in, bu davranışları yakın ilişki içinde olduğu ve kendisinin de müridi olduğu (1)Nakşibendî tarikatının ileri gelen şeyhi olan ve bir çeşit akrabalık bağı kurmuş olduğu Şeyh Said’in icazeti ve bilgisi olmadan gerçekleştirmiş olması düşünülemez. En sonunda Erzurum’a giren Rus birlikleri karşısında Piran’a çekilmek zorunda kalan Şeyh Said, Rus birliklerine karşı her daim hilafetin ve şeriatın temsilcisi olan Osmanlıyı desteklemiştir. TC’nin kurulmasıyla birlikte ise şerri hükümlerin uygulandığı bir Kürdistan için mücadele etmiştir. Bu tutum, onun içinde yetiştiği sosyal, inançsal ve siyasal atmosferin kaçınılmaz bir sonucudur. 1925 yılında Amed(Diyarbakaır)’de idam sehpasında son isteği sorulduğunda, kâğıt kalem isteyerek; “Muhakkak ki mücadelem Allah ve dini içindir." biçiminde bir cümle yazarak, kendi yaşamına ve yaptıklarının amacına ilişkin net bir ifade kullanmıştır.

Seyit Rıza ise; Dersim’de doğmuş ve yaşamını burada sürdürmüştür. Alevi inancının Tanrıya sitem ve hatta yer yer küfür etme özgürlüğünü bile bağrında taşıyan “geniş” ve “hoşgörülü” bir düşüncenin, inançsal alanda egemen olduğu bir coğrafyada dünyaya gelmiş ve böyle bir ikliminde büyümüştür. İslam toplulukları tarafından kuşatılmış adeta ada gibi bir Kızılbaş coğrafyasında, İslam’la sürekli çatışkı yaşayan bir sosyal formasyonun bir parçası olarak düşüncelerinin şekillendiğini, yaptıkları ve söylediklerinden anlıyoruz. Hâkim anlayışlar tarafından sürekli baskılanmış ve katliamlara maruz kalmış bir toplum olarak Dersim Kızılbaşları, Osmanlı ve onun temsil ettiği hilafet ve şeriat düzenini hiçbir vakit tanımamışlardır ve bunun bir parçası olmamak için Dersim dağlarında sürekli savunmada kalmışlardır. Böylesi bir atmosferde yetişmiş Seyit Rıza ve Dersimliler, Ermeni soykırımı sırasında -kimi münferit olaylar hariç- Dersim’e sığınan tüm Ermenileri saklamış ve bir yıl sonra da Rus Ordu Birlikleri’ne teslim etmişlerdir. Rusların Anadolu’yu işgali sırasında önce kendi vatanları olarak gördükleri Dersim coğrafyasını savunmak için Rus birlikleri ve Kimi Ermeni çetelerine karşı savaşmak için Erzurum-Erzincan hattına giden Seyit Rıza burada, Cibranlı Halit komutasındaki  Hamidiye Alayları vasıtasıyla Osmanlı Birlikleri’nin Ermenilere yapmış olduğu “acımasız” katliamları görünce, tekrar İç Dersim’e çekilmiş ve bu tarihten sonra, İslam ve hilafet adına yapılan bu mezalim karşısında Ermeni Birliklerinin ve Rus Ordusunun haklılığına kanaat getirmiştir. Hilafet ve İslam şeriatına karşı olan Dersim Alevileri, 1916 gibi erken bir dönemde Ermenilerle birlikte bir Alevi-Ermeni ittifakı kurarak, Erzincan’da dönemin Rus askerleri içindeki “sovyetik” düşüncenin tesiriyle bir Erzincan Şûra Hükümeti kurmuşlardır. Tarihe Erzincan Sovyeti ya da Erzincan Şûrası diye geçen bu hükümet, esas olarak Dersim ve Gümüşhane-Bayburt hattını temsil eden bir Dersim Alevi - Ermeni birlikteliğidir.(2) Cumhuriyetin bile henüz olmadığı bir coğrafyada, Komünizan ve seküler bir hükümetin yaşam bulduğu ender yerlerdendir Dersim. Bu anlamıyla dönemin Dersimlilerinin ve Seyit Rıza’nın temsil ettiği sosyal ve siyasal hat, bu gün itibariyle laisist-seküler diye adlandırabileceğimiz bir muhtevaya sahiptir. Bu tutum, Seyit Rıza’nın içinde yetiştiği sosyal, inançsal ve siyasal atmosferin kaçınılmaz bir sonucudur.

Her gördüğü sakallıyı dedesi sanan bir tarihçilik

Odatv haberciliğine gelirsek; olmayan bir “Said” sözcüğünü varmış gibi kurgulayarak çizdikleri senaryoda, Türk filmlerini aratmayacak komiklikler bulunmaktadır. Videoya dikkatlice bakılırsa görülecektir ki; Hem Şeyh Said dedikleri kişi ve hem de Seyit Rıza olarak ifade ettikleri kişi, Seyit Rıza ve Şeyh Said’in o dönemki yaşlarından çok çok ileridir. Bu senaryoya göre Seyit Rıza ve Şeyh Said, Benjamin Button’u bile şaşkına çevirecek bir hızla büyüdükçe gençleşmektedirler. İşte Seyit Rıza’nın 1916 yılında çekilmiş bu fotoğrafı, yine 1916 yılında çekilmiş o videodaki kişi olmadığına çok açık bir kanıttır:

Tarihçi sıfatıyla adeta köpeksiz köyde değneksiz gezen bu zatlar, her gördükleri sakallıyı dedesi zanneden zekâsıyla küçük bir çocuğu aratmamaktadırlar. Uzun ve beyaz sakallı gördükleri herkesi Şeyh Said ya da Seyit Rıza sanan bu aklın tarihçiliğine ne denir. Beyaz sakallılara Çinli muamelesi yapan, onları her gördüklerinde karıştıran bu tarihçiler, döneme ilişkin hiç video ya da fotoğraf karesi ile karşılaşmamış gibiler. Anadolu tarihçiliğine soyunulduğu zaman Anadolu’nun örfünü-âdetini, giyimini-kuşamını, saçını-sakalını, folklorunu iyi bilmek gerekir. Fotoğrafta Şeyh Said diye adlandırdıkları kişinin pos bıyıklarıyla tabiri caizse bir Alevi ‘seyit’i olduğunu anlamayacak ve bir Nakşibendî şeyhinin asla pos bıyık bırakmayacak olduğunu bilemeyecek kadar cahil bir tarihçi yığınıyla karşı karşıyayız.

Kaldı ki, Şeyh Said Dersimli değildir ve hayatının hiçbir döneminde Dersim’de bulunmamıştır. Bir Nakşibendî şeyhinin Kızılbaş ülkesi demek olan ‘Dersim’li olduğunu ifade etmek de tarihi gerçeklerle uyuşmamaktadır. Eğer Şeyh Said’den bahsediliyor olsaydı videoda, O'nun için Dersimli değil; Palulu ya da Elazığlı ve belki de Erzurumlu denirdi. Üstelik videodaki kişinin görünüşünün Şeyh Said ile hiç alakası yoktur.

Videoda denmiyor ama diyelim ki olası bir Dersimli Said’den bahsediliyorsa bile bu Said değil, “Seyit” olmalıdır. Zira Said Dersim’de tıpkı Osman, Ömer, Abdulrezak vb. Arap-İslam-Sünni isimleri gibi bulunmamaktadır. Muhtemeldir ki – şayet Şaid denmişse- bu isim Seyit biçimindeyken, kaydı tutan kişinin beceriksizliği ya da fonetik nedenlerle "Said" biçiminde yazılmış olma ihtimali yüksektir. Ancak bir daha belirtelim ki; videoda bahsedildiği gibi böyle bir isme kesinlikle rastlanılmamaktadır.

Madalya olayının iç yüzü ya da madalyonun öteki yüzü:

Bin yıllık İslam ve yüzlerce yıllık Osmanlı şeriatına ve baskısına karşı Osmanlının katliama dayalı politikalarından bıkmış bir toplum olarak, Dersimlilerin Ermeni ve Ruslarla iyi ilişkiler geliştirmiş olması gayet anlaşılır bir durumdur. Bu durum esas itibariyle bir vatana ihanet de değildir ('vatana ihanet' denen şeyin kötü bir “şey” olduğu anlamında bir ifade değildir bu). Zira Dersimlilerin, kendilerini bin yıldır katleden, “7 Alevi öldürenin cennete gideceği” yönünde fetvalar çıkaran, sürekli baskı ve işkencelerle saldıran bir anlayışın topraklarını kendi vatanları olarak değerlendirmeleri, sosyal gerçekliğin ve en insani mantık ve ahlak yasalarının kendisine aykırıdır. Bu anlamıyla dönemin Dersimlilerinin, Dersim dışındaki tüm toprak parçalarını kendilerinin değil, kendilerini öldürmek isteyenlerin ülkesi olarak görmeleri çok doğaldır.

Dananın kuyruğunun koptuğu yer ise şurası; o görüntüler montaj değildir ve gerçektir. Lakin orada Şeyh Said ve Seyit Rıza bulunmamaktadır. Görüntüdeki kişilerin tamamı(Rus Birlikleri dışındakiler) Dersimlilerdir. 1916 yılında çekilmiş bu görüntüler, Ermeni soykırımından Dersim’e sığınarak kurtulabilmiş Ermenilerin, Dersimliler tarafından Rus Ordu Birlikleri’ne teslim edilmesi ve hemen akabinde gerçekleştirilen Sovyet Hükümeti kuruluş törenindendir. Orada görülen insanlar gerici Osmanlı şeriatına karşı, seküler bir yapıya sahip Dersim-Erzincan şura hükümetini kurmuşlardır. Bu hükümet bir süre sonra baskılara dayanamayacağı için Munzurların diğer yakasına, Ovacık’a taşınmış, daha sonra ise Şeyh Said’in başında olduğu Nakşibendi tarikatının müridi ve Şeyh Said’in kayınçosu olan, Kürt Teali Cemiyeti kurucularından Cibranlı Halit komutasındaki Hamidiye Alayları tarafından yıkılmıştır.(3)

Tüm bu gerçeklikler gözetildiğinde; bu videoya dair, ne oradaki kişiler Şeyh Said ve Seyit Rıza’dır, ne de Şeyh Said Ruslarla ittifak gerçekleştirmiştir diyebiliriz. Diyebileceğimiz tek şey; Ermeni soykırımından kurtardıkları Ermenileri Ruslara teslim eden Dersimlilerin, Erzincan’da kuruluşunu açıklayan Şûra Hükümeti’nin bir parçası olduklarıdır. Odatv’nin uydurduğu “Kürt Said” ya da en mantıklı söylemle “Kürt Seyit” hikâyesi ise bu Şûra Hükümeti’nin gerçeklikleri arasında tuzla buz olan bir senaryodan ileri bir anlam ifade etmemektedir. Yani odatv’nin son dizisinin senaryosu; “Kürt Seyit ve Şûra” dır!

 

Dip notlar:

(1): “Sultan Hamit dönemi aşiret subaylarından olan Miralay Halil Bey, Varto dolaylarında yerleşik Cibran aşireti ileri gelenlerindendi. Şafi mezhebinden olan Halil Bey aynı zamanda Nakşibendi tarikatı mensubiyindir de." (Karerli Mehmet Efendi, Yazılmayan Tarih ve Anılarım, s.101, Kalan Yan.)

(2): “Erzincan'a kadar gelmiş olan Rus ordu birliklerinin içinde Sovyet öğretisi hızla yayılmış ve yaklaşık bir yıl sonra Rus ordusunun önemli rol oynadığı Sosyalist Devrim Rusya'da iktidar olacaktır. Bu koşullar altında Dersim'de Ermeniler ve Dersimîler Ruslarla kimi askeri ilişkilere girmiş ve çok sayıda silah temin etmişlerdi. Rus askeri içerisinde örgütlü olan Sovyet düşüncesi, hızla, onlarla ilişkili olan ve zaten yarı "ilksel komün" geleneklerle yaşayan Dersimliler (Ermeni/Desimî) tarafından dışlanmamış ve merkezi Ovacıkta olan bir Şûra kurulmuştur. Bu şûranın kuruluşunda, iç Dersimde yaşayan Gregoryen/Kızılbaş Ermenilerin dışında, soykırımdan kurtularak Dersime sığınmış Erzincan ile ilişkili çok sayıda Ermeni'nin bulunması ve sürecin ilk olarak Erzincan'dan ateşlenmiş olması bu Sovyet'in Erzincan Şûrası olarak adlandırılmasına neden olmuştur. Dersim, Erzincan ve Bayburt'u etkisi altına alan bu Şûra, Erzincan'da tutunamayınca, Dersim'e taşınmak zorunda kalmıştır… Şûra ise aynı yıl iktidar tarafından çok tehlikeli görülmüş ve Cibranlı Halil yönetimindeki Hamidiye Alayları Dersim'e yönlendirilerek yıkılmıştır. Kürt Teali Cemiyet'inin önde gelen isimlerinden Cibranlı Halil yönetimindeki Hamidiye Alayları, Pulur (Ovacık) ve Zeranik'i basarak Şûra hükümetini yıkmıştır.”(Kıvılcım Viyale, Kırmanciya Beleke 4. Sayı. Syf.17)

(3): "İdris-i Bitlisi'nin mirasına varis sayılan Hamidiye Alayları, Koçgiri üzerinden Dersim Kızılbaşlarına yöneltilir. Dersim'e yönelik 1908 saldırısında ve 1916'da Ovacık'a taşınan Erzincan Şurası'nın dağıtılmasında, Cibranlı Halil komutasındaki Hamidiye Alayları öne çıkar. Bunu takip eden yıllarda, Hamidiye Alyları'na benzer bir karakter taşıyan Çerkes Alayları'nın Pertek üzerinden Pilvenk dolaylarına yangın ve talan taşımanın yarışına katıldıkları görülür."(Emirali Yağan, Kırmanciya Beleke 4. Sayı syf. 31- 43)

 

 

 

YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.