Padişah sofrasındaki dalkavukların öyküsü

10.12.2014 13:05:52
A+ A-

Kelebekler, yumurtalarının yadsınması ile yumurtadan doğar, cinsel olgunlaşmaya  kadar değişmelerini tamamlar, çiftleşir ve çiftleşme süreci tamamlanıp da dişi çok sayıdaki yumurtalarını yumurtlar yumurtlamaz, ölmeleri sonucu, bu kez kendilerini yadsınmış olurlar. (Engels-Anti Dühring)

İnsan da toplum da "kısmen" böyledir. Tarih sahnesindeki yerine baktığımızda değişik aşamalardan geçtiğini görürüz. İnkarın inkarı yasası, insanın ve toplumun gelişimi hakkında bizlere önemli ipuçları verir. Peki bir insan kısa sürede nasıl değişik aşamalardan geçer ve bu aşamaları ne denli inkar eder?

Çok kafa ütülemeden, Padişah sofrasındaki Dalkavukların öyküsünü anlatmak isterim size. Kabul ediyorum, "Yavuz beyi linç edeceğim", ama linç kültürü bizim fıtratımızda var.

Cezmi Ersöz'ün, yıllar önce Ankara'daki bir üniversitede konuşması vardır. Okurlarıyla buluşan Ersöz bir yere gider ve sohbete oturur. Sohbet sırasında yanına birkaç kişi gelir ve şiir yazan genç bir arkadaşlarından bahsederler. Dönemin "genç şairi", Cezmi Ersöz'le tanışmak istemiş ama çekindiği için de aracı(arkadaşlarını) göndermiştir. Bu "esmer tenli, bıyıklı ve ağırbaşlı genç" yanında getirdiği şiirlerini Ersöz'e iletir.

Dalkavukların öyküsü böyle başlar hep. "Kendisine çıkar ve yarar sağlayacak olanlara aşırı bir saygı ve hayranlık göstererek yaranmakla" başlar. "Otoriteye başvuran genç", Ersöz'den bu şiirleri değerlendirmesini ister. Ersöz de karşılık olarak "daha çok çalışması gerektiğini" kendisine iletir.

Ertesi gün İzmir'de olması gereken Ersöz otogara gidecektir. "Nereye gidiyorsunuz" der Yavuz. "Otogara gidiyoruz". "Beni de bırakır mısınız, bu saatte otobüs bulamam, taksi tutacak param da yok". 

Ben de Cezmi Ersöz'ün yalancısıyım, o gün Ankara fazlasıyla soğuk ve karlı bir kış gecesini misafir etmiş topraklarında. Arabayla otogara doğru yola çıkılmış. Bir ara "genç ve yoksul şair" söze girer ve der ki: "Abi ben beste de yapıyorum, kaset çıkarmayı düşünüyorum ama birinin desteğine ihtiyacım var." Merdivenine basamak arayan bu bıçkın genç son bestesini okumak ister.

"Karlı ve soğuk bir Ankara gecesiydi... Ve arabanın arkasında bize "Bahar Gözlüm" adlı bestesini okuyan bu yoksul ve kimsesiz genç Yavuz Binböl'dü..."

Nihayet otogara gelinir. Yollar ayrılır... Parası olmadığı için yürüyerek evin yolunu tutar Yavuz Bingöl. "Bir süre arkasından seyrettim onu, boynu hafif öne eğik, karlara bata çıka gidiyordu. Sonra usul usul karanlıkta kayboldu"

Yeni bir paragraf açalım şimdi. Başrolde Orhan Gencebay'ın oynadığı bir film vardı. Zengin çocuk, fakir "Orhan babamızın" hayallerini süsleyen fukara bir kadınla takılıyordu. Haliyle onun dünyasına dahil ediyordu kendisini. Bu ilişkiyi onaylamayan zengin baba da oğlunu aç bırakır ve ezilenlerin yanına yollar. Çocuk şartlara boyun eğer daha fazla dayanamaz işçi sınıfı ile birlikte yaşamaya ve kaçar baba evine. Kaçarken kurduğu cümle hatırladığım kadarıyla şöyledir: Ben o halk otobüsüne bir daha binmek istemiyorum.

Yavuz Bingöl de artık o soğuk Ankara gecesine dönmek istemiyor. Onu yaşadığı şartlardan soyutlayarak değerlendirmek yanlış olur. Hava işçiden yana esince Yavuz'u ezilenlerin kavgasında "devrimci dizelerle" görebiliriz. Çünkü Yavuz artık "ben"dir. Ve Yavuz'ların "bizi" düşünmesini beklemek onları doğasına aykırı olacağından, onlara yapılmış en büyük haksızlıktır. Onu Padişah sofrasından kaldırmanın tek yolu Padişah'ın sofrasını yerle bir etmektir. O Berkin'i ağzına alıyorsa kendi çapını genişletmek için alır. Biz Yavuz'u Padişah'ın sofrasında bırakalım ve ona ayrılan sürenin sonuna gelelim.

Bir dönem gecekondu yıkımlarına karşı buldozerlerin önünde bağdaş kuran Orhan Baba'nın rezidans reklamlarında 'tüketicilere' güven vermesi Engels'i ve Marx'ı bir kez daha haklı yapar.

Burjuvazinin "adam satın alma" politikası devam ediyor edecek de. Biz ağzımız açık ne kadar hakaret etsek de önemsizdir. "Önemli olan eleştiri silahı değil, silahlı eleştiridir''

Bu ülkede elinde silahı olan, gider pezevenklerin elinden insan kurtarır. Biz de Yavuz'u pezevenklerin, katillerin ve hırsızların elinden kurtaracağız. Hesap sorma sırası bizde. Ama önce güçleneceğiz, bu halde düşmana saldırırsak Allah korusun Yılmaz Erdoğan gibi "düşmanla" ancak halı sahada maç yaparız. Yediğimiz goller de cabası...

Oysa Kızıldere'nin ışığıyla Gezi'de yol açan çocuklar bilir ki en iyi şiir ne ben yazabilirim ne de sen. En sağlam barikatı tek başına ne sen kurabilirsin ne de ben. "Bu kavgada biz varız. Kurtulus yok tek başına, ya hep beraber ya hiçbirimiz."

Yavuz'lar, Şafak'lar, Orhan'lar padişah'ın sofrasında meze iken Neşet Ertaş'lar, Ahmet Kaya'lar, Yılmaz Güney'ler ve daha niceleri ezilenlerin kavgasında birer cephedir. Biz çok olalım ya da az olalım daima haklıyız. Çünkü 14 yaşında vurulan çocuklar haksızlık yapmış olamaz. Çünkü zırhlı araçlara hayatı pahasına el kadar taş atanlar haksız olamaz. Bizim kazanacağımız koskoca bir dünya var ve onların dünyaları ne acıdır ki saraylardan ve ayakkabı kutularına sıkıştırılmış paralardan ibaret.

Gökyüzündeki yıldızlara ekmek götürmek imkansız değil. Bizler hayalci değiliz. Bize padişah dışkısı olmak zor geldiği için imkansız denileni gerçekçi kılmak istiyoruz. Sonunda, Pir Sultanlar gibi dar ağacını boylasak da, Mahir'ler gibi kurşunlara gelsek de; kavganın ortasında inancımızı yitirmeden ezilenlerle birlikte ekmek, onur ve adalet için direnmek istiyoruz.



YORUMLAR

Tarzınız -

Hep bu kadar sert yazmak zorunda mısınız?

0 0
YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.