Roboski ve 'adalet sarayı'

27.12.2013 13:51:58
A+ A-

Tarih 29 Aralık 2011. Adliye muhabiriyim.  Yani  adalet  ve adaletsizliğin  tam da ortasındayım.   Meslektaşlarımın yargılandığı davayı takip etmek için  İstanbul Çağlayan’daki   ‘Adalet Sarayı’ ndayım.  Adalet yerini bulacak,  gazeteci arkadaşlarım beraat edecek, diye ümit ediyorum...

Gazete sayfalarını çevirmeden, televizyona bakmadan sokağa atmıştım kendimi. Davanın başlamasına dakikalar kalmışken basın odasına yöneldim.  Odaya  ağır bir sessizlik hakimdi.  Gözler televizyonda, yüzler sapsarı... Haber spikeri günün “rutin” haberiymiş gibi aktarıyordu yaşanan katliamı. 34 insan bombalarla paramparça edilmişti !   Düşünemiyor, ses çıkaramıyor, ağlayamıyordum... Beynimden vurulmuştum sanki.   

O gün ne meslektaşlarımın duruşmasını izleyebildim ne de haber yapabildim. ‘Adalet Sarayı’ içinde birilerinden adalet beklemek düşüncesi ne kadar da manasızdı o an.  Bir yandan mahkeme salonunda tahliye bekleyen gazeteciler, diğer yandan bedenleri yerlerde yatan köylüler. Gazeteciler gerçekleri yazdıkları için sanık sandalyesindeydi,  Roboski’de köylüler çocuklarına ayakkabı alabilmek için ‘sınır’ ın diğer tarafındaydı.  Spikerin ‘kaçakçılık yaptıkları belirlenen’ dediği köylüler,  ekmek kavgasındaydı.  Okul harçlıklarını çıkarmak için, tek gözlü odalarını ısıtabilmek için bedel ödemişlerdi. 

İçimdeki acı büyüyordu... Tek satır haber yazmak istemiyordum. Uzun zaman aradan sonra (gazeteciliğe başlamadan önceki gibi) fotoğraf makinemi bir tarafa bırakıp, katliamı lanetleyen protesto yürüyüşüne katıldım. Beyoğlu’ndaki yürüyüşte yüzler sapsarıydı, gözler yaşlı.  “Anaların öfkesi katilleri boğacak!” sloganı yeri göğü inletirken, katiller sıcacık yataklarında uyuyordu.  Yüreklerimiz halkların kardeşliğinde birleşirken; onlar, yani katiller, yani "nsan" demeye dilimin varmadığı o ölüm makineleri, sloganlarımıza dahi tahammül göstermiyordu. Çığlıklarımız çoğaldıkça, onlar küçülüyordu. 

Roboski’de battaniyelere sarılmış gencecik bedenleri, battaniyelere sarılmış umutları düşündükçe... Yaşananları uzaktan izlemek ne kadar da acıydı...  Sokaktaki yürüyüşlere katılmak dışında elimden bir şeyin gelmiyor olması yiyip bitiriyordu beni.  Ben, biz, yani “halkız” diyen hepimiz gereken tepkiyi göstermedik. 34 insanın ekmeğine göz dikenlere, 34 hayatı gözlerini kırpmadan yok edenlere,  paradan kutular, paradan oyuncaklar yapanlara umut bağladık.  “Adalet” dedik, ‘adalet sarayları’ nın içinde kaybolduk. Oysa ki eşitliğin olmadığı bir yerde adaletin olamayacağını iyi biliyorduk. Adaleti kendi ellerimizle getireceğimizi bildiğimiz gibi.

 

YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.