scorecardresearch.com Sultan Süleyman Nesiyle Muhteşem? - İbrahim Utku Nar - Radikal Blog

Sultan Süleyman Nesiyle Muhteşem?

14.02.2013 21:13:23
A+ A-

 

Son yılların en pahalı yerli yapımlarından biri olan “Muhteşem Yüzyıl” adlı televizyon dizisi, yayınlandığı andan itibaren büyük tartışmaları da beraberinde getirdi. Üçüncü sezonuna giren dizi, geniş oyuncu kadrosuyla dikkat çekerken, senaryonun esas ağırlığı haremde yaşanan entrikalar olunca izleyiciler tarafından da yoğun ilgiyle karşılaştı.

 

Dizi Alperen Ocakları, Saadet Partisi gibi oluşumlar tarafından sıkça protesto edilmesinin yanı sıra, reyting ölçüm sistemine göre de, yayınlandığı gün dâhilinde en yüksek izlenme oranına sahip olan dizi konumundadır. Bu anormaliliğin birçok sosyolojik nedeni var, fakat bu ayrı bir tartışma konusu olduğu için, esas konumuza dönelim.

 

Uzun bir zamandır, diziye tepki gösteren gürûhtan herhangi bir ses çıkmamışken, Recep Tayyip Erdoğan’ın diziye yönelik açıklamaları sonrasında konu tekrar alevlenmiş oldu. Kütahya Zafer Havalimanı açılış törenindeki konuşmasında, ecdat vurgusu üzerinden diziye yönelik eleştirilerini dile getiren Erdoğan, dizinin senaryosuna atıfta bulunarak, “Bizim öyle bir ecdadımız yok. Biz öyle bir Kanuni tanımadık. Biz öyle bir Sultan Süleyman tanımadık. Onun ömrünün 30 yılı at sırtında geçti. Sarayda o gördüğünüz dizilerdeki gibi geçmedi” açıklamasında bulundu. Konuyla ilgili dizinin yönetmenine, kanal sahibine ve yargıya seslenen Erdoğan: “Ve ben o dizilerin yönetmenlerini de o televizyonun sahiplerini de milletimizin huzurunda kınıyorum. Ve bu konuda da ilgilileri uyarmamıza rağmen yargının da gerekli kararı vermesini bekliyorum” dedi.

 

Dizi ve o dönem hakkında yapılan tartışmaların, tekrar gündemin üst sıralarına yükseldiği bir momentte, medrese softaları tarafından yapılan tartışmaların sığ içeriği, konunun esas temeline vurgu yapmaktan çok uzaktadır. Osmanlı toplum düzeninin orijinalitesi, dönemin karakteristik özellikleri üzerinden, tarihsel maddeciliğin kılavuzluğu ile gerçekleştirilmesi gereken tartışmalar, analizler maddi üretim ilişkileri temelinden soyutlanarak skolâstik bir paradigma üzerinden gerçekleştirilmektedir. İdealist tarihçilerin skolâstik ve metafiziğe, tarihsel ilerlemecilerin ekonomik indirgemeciliğe dayalı paradigmalarını temel alan klasik tarih görüşüne karşı, Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın 50 yıllık sabırlı ve çetin araştırmalarıyla somutlaştırdığı “Tarih Tezi” ışığında dönemi derinlemesine bir şekilde incelediğimizde karşımıza çok farklı sonuçlar çıkmaktadır.

 

Doğu toplumlarının gelişim dinamikleri, toprak ekonomisine dayalı mülkiyet ilişkileri, Osmanlı toplum düzeni hakkında tartışmaların yoğun olarak yaşandığı dönemde konuyla ilgili olarak yapmış olduğu araştırmalarla, tarihsel maddeci perspektife göre geliştirdiği özgün tezlerle Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Asya Tipi Üretim Tarzı (ATÜT) üzerinden gerçekleştirilen tartışmalara yeni bir boyut kazandırdı. Birçok cildi dahi henüz yayınlanamamış “Tarih Tezi” ile birlikte, Tarih Tezi üzerinden gerçekleştirdiği analizlerin ışığında yazdığı özellikle “Osmanlı Tarihi’nin Maddesi” adlı 2 ciltten oluşan eseriyle Kıvılcımlı, “Bilimsel Sosyalist” külliyata büyük bir katkı sunmuş oldu.

 

Osmanlı tarihi toprak ekonomisi üzerinden şekillenmiştir. Osmanlı toplum düzenini ve devlet yapısını anlayabilmek için, karşılıklı etkileşim içinde şekillenen toprak hukuku ve devlet yapısını göz önünde bulundurmamız gerekmektedir. Kıvılcımlı’nın söylediği gibi “Devlet yapısı Toprak düzeninden ayrıca hiç kavranamayacağı gibi, Toprak düzeni de, Devlet yapısından ayrı ve bağımsızmışça ele alınırsa hiç anlaşılamaz.”

***

“Göçebe Türk boylarının çökkünleşmiş İslam Medeniyeti üzerinde gerçekleştirdiği ilk Selçuklu rönesansı, tarihin şaşmaz gidişi içinde zamanla derebeyleşince, hür köylülerin tasarruf hakkına yani Müslümanların Beytülmaline dayanan eşitlikçi toprak rejimi bozulmaya başlamış ve köylüler haklarını kaybetmişlerdir. Ortaya çıkan bu durum Türkmenlerin merkezi devletten uzaklaşmalarını beraberinde getirmiştir. Baba İlyas ve Baba İshak’ın önderlik yaptığı Babai ayaklanmaları Türkmenlerin bu soysuzlaşmaya yönelik göstermiş oldukları bir karşı koyuştur. Artık İslam medeniyeti yeni bir Rönesans bir “barbar aşısı” bekler duruma gelmiştir.

Tarihte bunun adı Osmanlılık olmuştur.” (Sarp Kuray)

Anadolu’ya ayak basan Gazi, İlb, Horasan Erenleri, tekfurların güdümünde bezirgânlaşmış, köhnemiş Bizans medeniyete karşı yaptıkları Barbarlık aşısıyla toprakta kamu mülkiyetini kurdular. Daha da açarsak; göçebe denilen, sürü ekonomisine bağlı, Orta Barbarlık adı verilen ilkel sosyalist bir toplumdan çıkagelen İlk Osmanlılar mirî topraklar prensibi üzerinden Dirlik Düzenini inşa ettiler. Eşitlikçi-kamucu bir muhtevası olan “Dirlik Düzeni”,  Kanunî dönemine kadar, çeşitli kereler soysuzlaştırılmaya kalkışılsa da, egemen üretim yordamı olarak varlığını sürdürdü.

Dirlik Düzeni’nin işleyiş tarzı şu şekildedir;

“DİRLİK DÜZENİ: İlk, temiz, ülkücü Mirî Topraklar düzenidir. Bir yanda Dirlikçiler yani ülkeyi fethederken yararlık gösterenler vardır. Bunlar, kurtardıkları toprakların ”Dirliğini” (âsâyiş içinde işleyişini) sağlamak için, tuttukları katlara göre: Tımar, Zeamet, Has adlı dirliklerin güdümünü ve savunmasını üzerlerine alırlar. Bunlara ”Sepahi” adı da verilir.

Öte yanda, mirî toprak üzerinde yalnız Tasarruf (kullanım, işletim, yararlanım) hakkına sahip doğrudan doğruya toprak üretmeni Çiftçiler vardır. Çok az değişen büyüklükte ”çift” adlı topraklarını, küçük bir kira karşılığı (İcare’i Faside ile) işleyip değerlendirirler.
Klasik ekonomi açısından Dirlik düzeninin Üretim yordamı, Marx’ın Ürün İradı dediği ekonomi biçimine çok yakındır. Dirlikçilere ve Beytülmâle geçen İradın bir bölüğü (“Öşür” veya ”Harac’ı Mukasseme”) doğrudan doğruya ÜRÜN olarak aynî vergi’dir. Ama öbür bölüğü, ”Harac’ı Muvazzafa”: akça olarak alınır. Yani, açıkça ”Para İradı” sayılabilir.”  (1)

Hülafayi Raşidin çağındaki İslamlığa daha yakın olan, antika Tefeci-Bezirgânların güdümünde soysuzlaşan İslam Medeniyetine (Engels’ın ifadesiyle) “dirimsel bir güç aşılamasına” rağmen Osmanlı Rönesansı, tarihin şaşmaz yasaları karşısında yeniden derebeyleşerek Tefeci-Bezirgân saltanatının bütün kalleşliğini ve korkunçluğunu bünyesinde toplamıştır.

 

Yıldırım Beyazıt döneminde, eşitlikçi-kamucu dirlik düzeninin derebeyleşmesi sonucunda zayıflayan Osmanlı, Timur’un göçebe barbar akınlarına karşı bir varlık gösteremedi. 1402 yılında yapılan Ankara Savaşı’nda, Osmanlı, ilkel komün gelenekli Timur ordularına karşı yenildi ve Yıldırım Beyazıt esir alındı. Fetret Dönemi’yle birlikte büyük bir iktidar boşluğu yaşayan Osmanlı toprakları, insanlık tarihine ilk “Sosyal Devrim” girişimi olarak damgasını vuran Şeyh Bedreddin isyanının beşiği oldu.

 

Daha sonra Fatih Sultan Mehmet döneminde, İslam Bilgini Akşemsettin’in yol göstericiliğinde, Osmanlı topraklarında Dirlik Düzeni yeniden tesis edilerek hazırlanan objektif zemin sayesinde, İstanbul’un fethi gerçekleştirildi ve Osmanlı bir cihan imparatorluğu haline geldi. Fakat “Fethedilen” Bizans medeniyetinin (Tefeci-Bezirgân Sınıflı Toplumunun) ünlü “Bizantizm”çarklarıyla yavaş yavaş kendisi de “Fethedilen” Fatih Sultan Mehmet, giderek ömrünün son yıllarında bezirgân düzeninin ihtişamına esir oldu. Müslüman gazilerin, Horasan erlerinin öncülüğünde ilkel sosyalist geleneklerle kurulan Osmanlı, Fatih döneminde, Bizans’tan kopyalanarak oluşturulan “Fatih Kanunnamesi” ile kuruluş kodlarının genetiğini bozarak, eşitlikçi-kamucu gelenek ve göreneklerinin kökünün kazınmasının yolu açılmıştır. Merkezi devletleşme sürecini Fatih ile tamamlayan Osmanlı bu dönemde köklü bir imparatorluk haline gelmiştir.

 

Osmanlı’daki esas soysuzlaşma ve Osmanlı’yı çöküşe götüren süreç; Miri toprak düzeni (Müslümanların Ortak Kamu Mülkiyeti) yerine “Kişi mülküne” dayana Kesim Düzeninin egemen hale gelmesiyle başladı. Kanunî döneminde, vurguncu Tefeci-Bezirgân sermaye sınıfının palazlanarak güçlenmesiyle birlikte Osmanlılık, en büyük deri değiştirme altüstlüğüne uğradı. İlkel Sosyalizmden kaynaklanan İslâm prensibine göre “Allah’ın mülkü” de denilen Kamu toprakları, Şeyhülislâm Ebu Suud Efendinin fetvalarıyla antika Tefeci-Bezirgân sermayeye peşkeş çekilerek “Kişi mülkü” haline sokuldu. Yavuz Selim’in oğlu Sultan Süleyman’ın, “Kanunî” gibi “Muhteşem” sıfatıyla da donatılması bu gerçeklikten kaynaklandı.

 

Sözümüzü bağlarken, “Muhteşem Yüzyıl” denilen Muhteşem-Kanunî Sultan Süleyman çağına uzanan Tarihin gidişini kısaca ana hatlarıyla şöyle göz önüne serebiliriz:

“Osmanlılıkta soysuzlaşma, yâni derebeyileşme daha Yıldırım Beyazıt zamanı başladı. Timur’un göçebe barbar akını, henüz yeterince kökleşememiş bulunan Osmanlı derebeyileşmesini temelinden sarstı. Fatih Mehmet, “Fatih” olabilmek için bir çeşit Osmanlı rönesansı yaptı: İlk gaaziler çağının Dirlik Düzenini yeniden az çok yürürlüğe geçirdi. Ardından Tefeci – Bezirgân Ağalarla Beylerin “Veli” (Kutsal ulu) adını taktıkları II. Beyazıt zamanında, (B.Ö.B. nın arşivlerde bulduğu örneklere göre) yeniden, Sepahi Timarları şuna buna Malikâne yapılmaya başlandı.”

“Bu gidiş, en sonunda ”Kanuni” denilen Süleyman çağında en geniş ve kesin biçimine getirildi: ”Malikâne” adını almakta gecikmeyecek olan ”Mukataa”lar (Kesim’ler), ekonomik sistem ve sosyal düzen egemenliğine çıkarıldı. Yıldırım Beyazıt ve Beyazıt Veli zamanlarında Kanuna karşı, hiç değilse İslâm Şeriatına karşı yapılan Kamu toprağı hırsızlığı, Kanuni Süleyman zamanı Kanun çerçevesi içinde yapıldı: mızrak çuvalına sokuldu. Gerçek genel Tarih gidişi budur.” (2)

****

“Ecdat” olarak bellenen Kanunî ile günümüzdeki replikasyonu olan Tayyip Erdoğan’ın kesiştikleri nokta: Yukarıda anlatılan Tefeci-Bezirgân soygun düzeninin ve sömürü saltanatının Tarihcil gerçekliğidir.

Dipnotlar:

(1)  Osmanlı Tarihinin Maddesi, Hikmet Kıvılcımlı – Sosyal İnsan Yayınları

(2)  a.g.e.

 

YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.