Üç ihlas bir fatiha fazileti...

20.02.2015 02:48:09
A+ A-

Bursa’nın Kestel ilçesinde, kimlik sorduktan sonra üst araması yapan Polis Memuru İsmail Özbek’i tabanca ile öldüren MLKP üyesi Ender Bulhaz Aktürk’ün adliyeye çıkartıldığı Kestel’de gergin gece yaşanır. Öfkeli kalabalık tutuklandıktan sonra adliyenin bahçesinde bekletilen zırhlı araca konulan zanlıyı linç etmek ister.

Havanın kararmasıyla adliye önünde toplananların sayısı 1000’e yaklaşır. Polis zırhlı araçtan çıkarttığı zanlıyı tekrar adliyeye sokar. Bu sırada adliye önünde toplanan öfkeli kalabalığı sakinleştirmesi için Kestel Merkez Camii İmamı Mustafa Gönül çağrılır. Şehit için dua ettiren Cami İmamı Gönül, kalabalığı sakinleştirmek için, “Bu hain, kalleş, kaypak, karaktersiz, orospu çocuğunu burada bağırmakla büyütmeyelim. Şehidimiz için üç İhlas bir Fatiha okuyalım. Onu ilahi adalete teslim edelim” der. Kalabalıkta bulunan bazı kişiler seslenir: “Hocam. Güzel abim, ama sen de saldırdın”

Haberin başlığını merak edenler için: MLKP üyesi militanı linçten imam kurtardı!(12 Mart 2009)

***

Olağanüstü bir "dönem"e tanıklık ediyoruz. Evet, ısrarla "dönem" ifadesini kullanmak gerekiyor. Çünkü yaşananlar karşısında toplum olarak; "bu aralar ülkemize bir şeyler oldu" demek, Vine fenomeni/balık hafızalı toplumun kendisine yabancılaştığını gösterir.

Ülkemizin durumu, imamların kasaba eşrafıyla birleşerek halkı galeyana getirip öğretmenleri linç ettiği "o günlerde" kötüleşmeye başlamıştı. Cumhuriyet öğretmeni ile mahalle imamının çatışmasına bakmak bu günleri ve bizi bekleyen günleri algılayabilmemiz açısından çok önemlidir.

Bugün mahallelere zorla imam hatipler, camiiler inşa edilmektedir. Çeşitli yasalarla eğitim dinselleştirilmektedir. Çünkü şu an var olan iktidar, gücünü mahalle içindeki camiden, camideki imamdan, imamın okuduğu/okuttuğu kitaptan, tekkeden, tarikattan(cemaatten), külliyeden, esnaftan alır.

Peki ama bu günlere nasıl geldik? Hazırsanız hikayemize başlayalım! Vakti zamanında, tüm feodal kurumların ve ideologlarının(din adamları, imamlar) "allahsız gominist" diye saldırdığı Köy Enstitüleri, "allahsız gominist" yetiştirdiği için 1954'te Demokrat Parti eliyle kapatılır.  Kısa sürede pek çok öğretmen yetiştiren Köy Enstitüleri, bir anlamda "Cumhuriyet öğretmeni"in sola, Marksizme kapı aralamasıdır.

Köy Enstitülerinde, kız öğrencilerin erkek öğrencilerle birlikte "karma eğitim" görmesi, imamların hayal gücünü zorlamış ve peşinden dedikodu furyası başlamıştır. 1950'li yıllarda yaşayan imamlar, kadın ve erkek birlikte şarkı söylediğinde durumu garipsemiş, bir erkeğin bir kadına bu denli yakın olmasını tehdit olarak görmüştür.

Bugün yapılan tartışmaların köklerini buralara kadar dayandırmakta sakınca görmüyorum. Mini etek, dekolte ve pembe otobüs tartışmaları bu dedikoduların devamıdır. Ancak hastalıklı insanlar; "kadınlar tecavüze uğramak istemiyorsa pembe otobüslere binsin" der. Tıpkı "zenciler başlarına bir şey gelsin istemiyorsa ayrı otobüslere binsin" demek gibi.(Aynı hastalıklı zihnin farklı kelimeler kullanarak benzer şeyler söylemesi.) Unutulmamalıdır ki; Ahmet Kaya dinleyenlere, Kürtçe konuşanlara da benzer uyarılar defalarca yapılmıştı.

Her zaman olduğu gibi, gelişen devrimci mücadele birleşik bir karşı-devrim dalgası yaratır. "O günlerde"; Köy imamı, tefeci-tüccar kesimi, toprak ağaları, toprak burjuvazisi köy ve kasabalarda bu karşı-devrimci bloku oluştururken, MHP ve MSP bu ittifakın siyasal partileri olarak ortaya çıktılar, ama gelişen devrimci mücadele karşısında etkisiz kalırlar. Karşı-devrimci ittifakın en büyük gücü olan ordu harekete geçirilir ve 12 Eylül askeri darbesi yapılır. 12 Eylül dönemi, imamların yeniden eski işlevlerine ve egemenliklerine kavuşmalarının başlangıcı olur.

1950-80 yılları arasında "öğretmenlerin", Mahir'lerin Deniz'lerin mücadelesi karşısında silikleşen imamlar, hacılar, hocalar şimdi AKP ile birlikte tekrar yitirdikleri egemenliklerini yeniden kazandılar, toplumun “kanaat önderleri” haline geldiler. Yönetici ve yönlendirici güç oldular. Deniz Gezmiş'in üniversiteye sokmadığı Abdullah Gül Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturdu. Mahallelerdeki öğrenci yurtları aracılığıyla bu egemenlik ve yöneticilik işlevi genişletildi, AKP iktidarının olanaklarıyla güçlendirildi. Direnenler, devrimci-muhalif duruşunu bozmayanlar ise hep daha fazla şiddete maruz kaldı.

Örneğin; Mahallede yaşayanların talebi olmadığı halde, Gazi Mahallesine dikilen İmam Hatip Cumhuriyet'in öğretmenine, okuluna, öğrencisine ve devrimcilere saldırıdır. Paranoyaklaşan iktidarın polisi aylardır Toma'larla, Akrep'lerle bu beton yığınının kapısında 7/24 nöbet tutmaktadır.

Ne yazık ki bu bir rüya değil! Kabus tüm hızıyla devam ediyor. Mahir'i katledenler, Deniz'i asanlar, Kubilay'ı, Sivas'ı yakanlar şu an iktidarı elinde bulunduruyor.

Nuh'un göğsündeki bıçakla, Ethem'i aramızdan alan mermi aynı dünya görüşünün ifadesidir. Ali İsmail'e atılan son tekme ile Kürkçü'nün kafasında patlayan çekiç aynı amaca hizmet etmektedir.

Unutulmamalıdır ki, yenilen halklar, yenilgiden çıkardıkları derslerle zafere giden yolu açmaya devam edeceklerdir. Devrimcilerin bir araya gelip bu derslerin son finallerini başarıyla vermeleri gerekiyor. Ve en önemlisi elimizdeki notları "ittifaklarla" yaymamız devrimci bir ahlaka hizmet edecektir.

Dahası da var elbet! Ülkemizdeki iktidar sahiplerinin daha fazla sömürü için Tanrı adına lafazanlık yapmalarına müsaade edilmemelidir. Kadına, öğrenciye, işçiye değer verdiğini söyleyen, söylediklerine kendileri dahi inanmayan bu hırsızlara karşı mücadelede; doğaüstü, sınıf dışı kavramlardan türetilen her tür ahlâkı reddetmek gerekiyor. Çünkü onların ahlakı aldatmacadır, onların tanrısı kocaman bir yalandır!

***

Gülen ile Erdoğan arasındaki rekabete tanıklık edenler bilir. Her iki tarafın "Allah"a daha fazla sığınması, "Allahsızlıklarını" ortaya koymaktadır. "Bu aralar ülkemize bir şeyler oldu" diyen herkes tecavüz ve taciz olaylarına karşı en sert kınama mesajını yollamakta, adeta "ben senden daha fazla insanım" yarışına girmektedir. Teşbihte hata olmaz der büyüklerimiz! Ne yazık ki; "kadınlar namusumuzdur" diyen bir insanla, tecavüzcüler asılsın diyen insan aynı insandır. Özgecan'ı, katledenlerden tek bir farkı vardır: henüz eyleme geçmemiştir. Ama kendisini bir tecavüzcüden farklı bir konuma ısrarla taşıma isteği sorgulanmalıdır. Bu sorgulamayı kişinin bizzat kendisi yapmalıdır. İçinde bulunduğumuz kültür dünyası ne kadar farklı olabilir ki?

Burada değinmekte fayda var; Shakespeare ya da Marx okumuş, Sebastian Bach dinlemiş insanlar tecavüze/tacize yeltenmez demiyoruz. Ekonomik koşullar, çevresel faktörler, toplumun genleri ve aile bireyin davranışlarını belirliyor. Marx yalan söylemez: "insanların varlığını belirleyen şey, bilinçleri değildir; tam tersine, onların bilinçlerini belirleyen şey, toplumsal varlıklarıdır"

Feministler kızacak ama onların da olaylar karşısındaki tutumları freni patlamış kamyonu resmeder. Bugün mini etek giyenlere karşı "erkek taciz timi" kuran müdür yardımcısı bir KADIN'dır! Sorunun sınıfsal olduğunu söylemek neden sizler için bu kadar zor? Kadına şiddet, hayvana şiddet, mecliste şiddet... Elinizdeki cımbızla birini ayıklarsanız Fatma Şahin'lerin "algı operasyonu" dediği şeye hizmet edersiniz.

Özgecan Aslan olayında; katillere küfürler yağdıran, haberi duyunca ağıtlar yakan, erkekliğinden utanan insanları değerlendirirken fazlasıyla dikkatli olmak zorundayız. Açıkçası daha önce tecavüz ve taciz olayına karışan birçok kişi Özgecan'a sahip çıkmaktadır. Ülkemizdeki bu durumu "dediğimi yap, yaptığımı yapma" cümlesi ile özetleyecek değilim. Özgecan Aslan olayında katillere küfreden ve "bunlar insan ise ben insan değilim" diyen güruh, kalabalığın içinde "fark edilmemek için", kalabalıkla birlikte aynı sesi çıkarmaktadır.

Birkaç örnekle tezimin temelini kuvvetlendirmeye çalışayım: Özcan Deniz'in Özgecan Aslan için yazdıklarını okudunuz? İnsanlar Özcan Deniz'i ayakta alkışladı ve yorum paylaşım rekorları kırdı. Aynı Özcan Deniz, Şebnem Shafer için "aylarca aynı evi paylaşan nasıl bakire kalır? Bornozu bende kaldı bu bakirenin(!)" diyebilmektedir. Sonra çark etti, "şaka yaptım" dedi. Biseksüel olduğunu iddia edenlere de cevabı "çirkin bir iddia" demek oldu! Bu herif toplumun takdirini kazanıyor. Nihat Doğan'ın da tepkiler karşısında nasıl topaç gibi hareket ettiğini gördünüz. Dindar ve kindar neslin "olum bizim mahallemizin namusu bizden sorulur" dedikten hemen sonra pazarlıkta anlaşamadığı travestiyi nasıl doğradığını hatırlayın!

Ülkemizin durumu ortada. Hangi ses yüksek ise o sese katılmakta ve cılız olan sesi bastırmaktadır. Dün Ahmet Kaya'yı linç etmeye çalışan Serdar Ortaç'a bugün en büyük pişmanlığınız ne diye sorulduğunda "Ahmet Kaya'ya yaptıklarım" diyebilmektedir.

Sonuç:

Şimdi yazının başındaki habere geri dönelim. Saldırganları ilahi adalete teslim eden, sokak ayağını Özgecan'ın istismarı olarak gören ve ortalığı sakinleştirmek adına "önce bir Fatiha okuyun" diyen Cumhurbaşkanına: “Hocam. Güzel abim, ama sen de saldırdın” diyebilecek kaç kişi var? Hırsıza, katile "güzel" demek zor haklısınız! Affola!

Ve belki de en önemlisi, huzuru ve barışı sağladığını düşündüğünüz bu insanları sevip sayarken, gözünüzü seveyim biraz dikkatli olun çünkü kitabınızı(kutsalınızı) s.kebilirler. Biraz daha cesaretli, biraz daha fazla sınıf kinine sahip, biraz daha gerçekçi olmanız dileğiyle...
 

Kaynakça:

Halide Edip Adıvar - Vurun Kahpeye
K. Marx, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı “Önsöz”
Lenin Vladimir-Stalin Josef, Gençlik Üzerine
Mahir Çayan - Bütün Yazılar
Şerif Mardin - Mahalle Baskısı
www.KurtulusCephesi.com

YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.