Yananlara yananlar ve yakanları aklayanlar üzerine notlar

04.07.2014 01:52:23
A+ A-

Sivaslı olduğumu öğrendikten hemen sonra "Alevi misin Sünni mi?" sorusunu yöneltmeye çekinenler, ses tonunu değiştirip bir soru daha yöneltirler bana: “yakanlardan mısın yananlardan mı?” Eğer cevap olarak “yakanlardanım” seçeneğini tercih edersem Sünni oluyorum, “yananlardanım” dediğimde ise Alevi... Genellemelerin karanlık yanı diyelim. Zamanında “bu dahil, bütün genellemeler yanlıştır” diyen filozofu saygıyla selamlıyorum. Belli ki genellemelerden çok çekmiş.

Genellemeleri bir tarafa bırakmadan sorularla devam edelim. Sizce Madımak’ta yananlar Alevi miydi? Kaçı Aleviydi saydınız mı hiç? Gezi Direnişi’nde ölenlerin kaçı Alevi’ydi biliyor musunuz? Ne kadar tehlikeli sorular öyle değil mi?

Sorulardan da anlaşılacağı üzere Madımak’ta yaşanan katliamın, devrimci mücadeleye yönelik bir korkutma ve sindirme amacı taşıdığı ne yazık ki hep arka plana atılmıştır. Örneğin,  Maraş ve Çorum katliamlarındaki gibi bir sıradanlaştırılmaya gidilmiş ve bu korkunç “olaylar” Alevi-Sünni çatışmasına indirgenmiştir.

Bu sorunu bu şekilde Alevi-Sünni çatışması olarak ele alırsak, yakında Cumhurbaşkanı olarak seçilecek olan malum katilin(ki yeterli ölçüde olgusal dayanağım bulunuyor) yüzünde bir tebessüm bırakmış olacağız. Bu katilin gülümseyişi kuşkusuz en pespaye eserlerini vermek isteyen ressamlara ilham kaynağı olacaktır. Ancak eserini tamamlayan ressam, tablonun kaşla göz arasında nasıl araklandığını bir türlü anlayamayacaktır.

Madımak’ta, Çorum'da ve Maraş'ta yaşananları yorumlayan devrimci mücadele içindeki devrimci öznelerin birçoğu, sınıfsal temelleri görmezden gelmiştir. Sınıfsal boyutları ile teorik ve pratik atılımlarda bulunanlar ise Alevi kitleye erişememiştir. Burada devrimcileri suçladığım düşünülmesin. Halkı uğruna verdikleri bedeller karşısında nankör suskunluğunu parçalayamayanları suçluyorum esasen.

Sömürüsüz bir dünya uğruna bedenini toprağa, mücadelesini halkına çekinmeden emanet eden Devrimciler dışında geriye kalan büyük bir kesim ise; daha çok dinsel, mezhepsel ve ulusal farklılıkları ön plana almış ve bu şekilde mücadeleye karar kılmıştır.  Alevileri bir cemaat mensubu olarak gören bu tarz eğilimler, Alevi kitlenin sınıfsal boyutlarını göz ardı etmektedir.

Bu yazının da iskeletini oluşturan, Kurtuluş Cephesi dergisinin Temmuz-Ağustos(1994) sayısından bir alıntı ile söylemek istediğimi açmak isterim:

Alevilik üzerinde oligarşinin politik hesabı tümüyle devrimci mücadeleye karşı olmakla ilintilidir. Aleviliğin içerdiği kimi dinsel tutumların toplumsal içeriği, özellikle de tarihsel olarak sürekli bir muhalefet hareketi olmasının getirdiği unsurlar, her dönemde egemen sınıflara yönelik politik mücadelelere katılmalarını getirmiştir. 1980 öncesinde devrimci mücadelenin en yoğun kitlesel destek bulduğu bazı bölgelerde Alevilerin yoğunlaşmış bulunması bu gerçeği göstermektedir.

İşte oligarşinin Alevilik üzerindeki politikası, bu devrimci potansiyeli yok etmek üzerine kurulmuştur. Oysa bu devrimci potansiyel, bu bölgelerde Aleviliğin olmasından değil, bu bölgelerin sınıfsal ayrışmayı yaşayan ve sınıf çelişkilerinin keskinleştiği yerler olmasından kaynaklanmaktadır. Ama bunlar oligarşi için önemli değildir. Onun bütün amacı, Alevi kesimleri kendi dini sorunlarıyla uğraşır kılmak ve buna paralel olarak kendilerini bir "ümmet" ya da "cemaat" haline getirmektir.

Anlaşılan o ki; Aleviciliği destekleyerek sürdürülen tüm bu politikaların tek bir amacı var: Alevi kesimlerin her türlü toplumsal mücadeleden uzak tutmak ve sınıf bilinciyle mücadeyele katılmalarını engellemek. Bugün bile bu politikalardan medet umulmaktadır. Örneğin Cami-Cemevi projesi… Hadi bir örnek daha verelim; malum hırsızın(ki yeterli ölçüde olgusal dayanağım bulunuyor), “Hz. Ali’yi sevmek Alevilikse ben de Aleviyim” açıklaması, Alevi çalıştayı vs… Aslına bakılırsa malum ajanın(ki yeterli ölçüde olgusal dayanağım bulunuyor) açıklamaları da Alevilerden gelecek oylara lanet okumaktadır. Bu yüzden Pir Sultan’dan Berkin’e Alevi kesimleri rahatsız eden en aşağılıkça açıklamalara imza atmıştır. Ne de olsa Yavuz Sultan Selim’in torunları bunlar(!)

İktidara gelenler hedeflerini ve beraberindeki sermaye ordusu niyetlerini sürekli gizlemektedir. Ayaklanan Alevi kesimlere, çözümün silahlı devrimci mücadelede ile değil, devletle "uzlaşmada" yattığı gösterilmeye çalışılmaktadır. PKK’nin vurdukça nasıl yol açtığını, silahlı mücadele ile AKP hükümeti döneminde yapılan duble yolları nasıl kullanılamaz hale getirdiğini Lice’de gördük. Kürdü tutamıyoruz aman bir de Aleviler baş göstermesin! Çözüm süreci ile Kürt halkı, güvencesi olan silahtan uzaklaştırılırsa vay halimize…

Korku duvarlarını yıkan Aleviler de, varlığına yönelik her türlü şiddete maddi güç olarak göğüs germek ve tüm yıldırma ve baskıya rağmen geri adım atmamak zorundadır. Alevilerin göt büyütmesine sebep olan CHP tarzı ajan partilerden uzaklaşmalı, sokağa, devrimci zora sınıfsal temellerle yüz çevrilmelidir. Bugün Alevilerin CHP’ye olan inancı, bu Alevi kesime yol, su ve Ekmeleddin olarak geri dönmüştür.

"Takdir önce Allah'ın sonra da aziz milletin” diyen malum çakma diktatörün(ki yeterli ölçüde olgusal dayanağım bulunuyor) Berkin’in cansız bedenine karşı işlediği suç(günah) ve annesini yuhalatması hâlâ hafızalarımızda. Netice itibariyle verilen mesaj ortadadır: ben hem vuruyorum hem de sömürüyorum sıkıyorsa cevap ver bakalım denilmektedir.

Machiavelli’nin şu açıklaması sınıfsal boyutları göz ardı eden gerek Kürt gerekse Alevi kesimlerin kulağına küpe olmalıdır:

“…insanların ya gönlü alınmalı ya da ezilirleridir; insanlar kendilerine verilen küçük çaplı zararlardan intikam almaya kalkarlar, ama verilen zarar çok ağır olduğunda buna kalkışamazlar; bundan da şu sonuç çıkar: Bir insana zarar verilmesi söz konusu olduğunda, bunu söz konusu kişinin intikam almasını imkânsız kılacak biçimde gerçekleştirmek gerekir”( Machiavelli-Hükümdar)

Herkesin emin olduğu bir hakikattir ki Ethem’i vuran polis bugün hak ettiği şekilde cezalandırılmış olsaydı, güpegündüz Cemevlerinin içinde insanlar polis kurşunu ile katledilmezdi. Bir önceki yazıda da belirttiğim gibi Madımak’ta toplanan kalabalığa anlayacağı şekilde birkaç el ateş edilseydi bu katliam yaşanmayacaktı. Dünyanın her yerinde bu böyledir. Filistin’de katledilen insanlar, İsrail ordusunun sahip olduğu imkânlara sahip olsaydı bu kadar kolay katledilirler miydi? Bugün bir İsrail’li öldüğünde İsrail ordusunun Filistin’i yerle bir etmesi o topraklarda taş üstünde taş bırakmaması, Filistin halkını sindirme amacı taşımaktadır. Yine aynı hesaplar ve oluşturulan korku imparatorlukları…

Ancak gözdağı veren yöneten sınıf sindirme politikalarında ciddi bir başarıya ulaşmıştır. Berkin’in katilinin korunması, düzene karşı gelenlere verilen net bir mesajdır. Devrimci örgütler güç olarak bu katillerin karşısına çıkamadığında ise daha çok bedeller ödemek zorunda kalmaktadır. Berkin Elvan’dan talimatı alıp, düşen yoldaşlarımızın hesabını soramadığımız için bugün katledilmemiz, devlet terörü ile her an karşı karşıya kalmamız kaçınılmaz olmaktadır. Sonra da sinir bozucu şekilde konuşacaktır büyüklerimiz: böyle gelmiş böyle gider, ben ta altmışlarda, yetmişlerde gördüm. Mahirler, Denizler yapamadı siz mi yapacaksınız bla bla bla…

Diğer taraftan; hırsızlık ve yolsuzlukla suçlanan insanlara, “ateş olmayan yerden duman çıkmaz” diyenler de, söz konusu kişi katil önderleri olunca o katili savunmuş ve hırsızlığına kılıflar uydurulmuştur. Çalmışsa başkasının parasını çalmıştır diyenler, hırsızlığın İslam dünyasındaki anlamını unutup, kendi dinsel ahlaki değerlerini de yerle bir etmiştir.

Erdoğangillerin güce tapmalarının nedenleri de bu noktada açığa çıkar. Doğrusu Erdoğangillerden zarar görmemiş olanlar da sırf bu nedenden ötürü sessiz dururlar; diğerlerinin durumuna düşüp dağılma korkusuyla bu hırsızlara karşı çıkmaya cesaret edemezler. Bu hırsızlarda, bu koyun veyahut göt kılı dediğimiz topluluğu mükâfatlandırır. Siz hiç yemeğini yerken havlayan köpek gördünüz mü? Ama bir köpek yemeğini yerken o yemeğin bulunduğu kaba çomak sokmaya çalışırsanız köpek hırlamaya başlar. Denedim de söylüyorum.

Bugün Başbakan demeye dilimizin varmadığı şahıs, ekranlara çıkıp Tanrıya, kutsal kitaplara alenen hakarette bulunan bir dil de kullansa, koyunlar önündekilerle yetinmeye devam edecektir. Aç kalmadıkları sürece çobanın üzerine yürümeyeceklerdir. Bellidir ki “adamlar yiyor ama çalışıyorlar” sözünün arkasında “yiyorlar ama yedirirler de herhalde” ifadesi nankör suskunluk içindeki kitleye göz kırpmaktadır. Akademide bir koltuk, belediyede bir ekmek kapısı… Niye bir rektör, bir akademisyen çıkıp dilediğince yazamıyor. Öğrencilerinin kafalarını şişirmek tonlarca ortaçağ ve antikçağ yazarının ismini telaffuz etmek dışında ne yapmaktadırlar?

Daha düne kadar Fethullah Gülen’e saygı duyanların bugün Gülen cemaatine nasıl saldırdığını görüyoruz. Gülen’in kitapları yere düşünce öpüp başına koyanlar Erdoğan’ın bir iki cümlesi ile çark etti hemen. Zokayı yutan bu kesim Lenin’in 100 yıl önceki tespitlerine de kulak vermemize neden oldu:

 “…ruhbanların, toprak sahiplerinin ve burjuvazinin sömürü isteklerini uygulayabilmeleri için tanrı adına konuştuklarını iyi biliyoruz; ya da bu ahlakı, ahlâki emirlerden, tanrının buyruklarından türetmek yerine, bunları, tanrının buyruklarına son derece benzeyen idealist veya yarı idealist laflardan ürettiklerini.”( Rusya Komünist Gençlik Birliğinin III. Tüm Rusya Kongresi, 2 Ekim 1920.)

"Başbakan’ı nasıl yere koyarsınız" diye itiraz ederek televizyonun yükseğe koyulmasını isteyenlerden bahsediyorum sayın okur daha ne diyeyim. (Haberin detayları için Google’a "Başbakan’ı nasıl yere koyarsınız" yazmanız yeterli. Videoyu izlemeden önce patlamış mısır almayı unutmayın)

Belli ki sıkıldınız artık. Kısacık Tweetlerden sonra bu tür yazıların ömrü tükenmek üzere ben de farkındayım. O zaman ne diye uzatıyorum ki!

Dinsel ve ulusal meseleleri bir yana bırakıp Mahirce alanlara çıkmanın zamanı gelmiştir. Burada benim borum öter diyenlerin borusunu daha kullanışlı hale getirenler şüphesiz direnenler olacaktır.

Yine de kendisini Marksist Leninist olarak tanımlayanlar; “ben Kürdüm/Türküm”, “ben Aleviyim/Sünniyim” diyenlere Lenin’le seslenebilmelidir: Ulusal kültür sloganını savunan bir kimsenin yeri, Marksistler arasında değil, milliyetçi küçük-burjuvalar arasındadır.(Lenin: Sanat ve Edebiyat, s: 291-292, Ekim yay.)

Meşruiyet sınırları içinde sosyalistçilik oynamak da fayda sağlamaz. Devrimciler eline silah alır almaz gözlerini açıp arkasına baktığında; çil yavrusu gibi dağılıp saklanacaksanız, saklambaç oyununu kendi aranızda oynayın. Devrimcilerle aynı safta olmak yetmez, onlarla birlikte hareket etmeyi de bilmeli.

Sivas Katliamı'nda yaşamını yitiren 33 devrimci, demokrat ve yurtsever unutulmayacaktır. Aynı şekilde Çorum’da, Maraş’da, Kızıldere’de, Gazi’de, Gezi’de ve Roboski’de düşenler de unutulmayacaktır. Onların anıları her zaman sosyalist kültür öğelerini esas alan bir devrimci mücadelede yaşayacaktır.

YORUMLAR

Radikal'e de yazara da tebrikler. -

Kelimenin tam anlamıyla sert,kararlı ve yerinde bir yazı olmuş. Böyle başkalarının maşası olmayan ve dilediğince yazabilen yazarlara ihtiyacımız var.

1 0
YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.