İşlenecek bir kadın cinayeti

13.01.2015 00:24:32
A+ A-

Telefondaki sesi gayet ciddi ve telaşlıydı. Görüşmek istediğini ve bir sorunu olduğunu söylediğinde şaşırmıştım aslında. Arayan Ahmet'ti. Ahmet sessiz, sakin, kendi halinde biriydi. Hiç telaşlı görmemiştim onu.Buluştuk. Zayıflamış, yüzüne karalık düşmüştü. Asabi ve titrek bir duruşu vardı. Hemen konuya girdi. ''Sorunumuz çok büyük Suna beni aldatıyor'' dedi. Bir süre sustum. Şaşkındım. Toparladım sonra kendimi. Suna mı? Bu olanaksız dedim.

Onlarla ilk tanıştığımız yılları hatırladım. Dördüncü çocukları henüz bir buçuk yaşındaydı. Zor durumdaydılar. Suna çocuğuna süt alamıyordu bazen. İyi bir zenginlik döneminden sonra iflas etmişler, sıfırlamış hatta bir dünya da borca girmişlerdi. Kendi evlerinde kirada oturuyor ama kirayı da veremiyorlardı. Ahmet'le o zamanlar hiç sohbet etmezdik. Kimseye selam bile vermeden, boynu eğik girip çıkardı apartmana. İflasın onda bıraktığı hasar ağırdı. Depresyon ve şeker onda kalıcı hastalıklardı artık. Oysa Suna güçlü bir kadındı. Ancak içinde bulundukları durum en çok ona ve çocuklarına zarar veriyordu. Çocuklarının aç kalması dayanılmaz bir durumdu onun için. Ahmet çalışmıyor, hayata küsmüş, uyur gezer bir hal içindeydi.

Suna içinde bulunduğu bu durum karşısında çalışmak zorunda olduğunu biliyordu. Önce tanışlar buldu. Uzak akrabalar, onların arkadaşları derken birkaç toptancı buldu ve az ödemelerle onlardan pijama, çamaşır alıp  ev ev gezerek satış yaptı. Evin mutfak gideri, çocukların servis parası, giyimleri için çırpınıyordu. Yüklenmişti sırtına evi. Köyden gelen kuru gıda vardı ama bunun servise, giyime bir faydası yoktu. Çalışmak zorundaydı. Sonra çorap işine girdi. Sabahtan akşama kadar çorap yapar daha sonra okuldan gelen çocuklarıyla bir odaya geçer birlikte çalışır, çocuklar uyuduktan sonra da o çorap makinasının başında gecelerdi.  Sonra bir kadın yardımcı aldı yanına. Birkaç sene bu şekilde çalıştı çabaladı. Piyasayı öğrenmiş, piyasa da onu öğrenmişti. Güvenilir ve temiz iş çıkartıyordu. En son boncuk işine girdi ve yıllardır da bu işi sürdürmekte. Kendisi gibi sosyal güvencesi olmayan ve bundan da habersiz birçok kadına da günlük iş olanağı sağlıyor.

Yaklaşık on beş yıldır tanıyorum onları. Son on yılda yan yana komşuluğumuz bittikten sonra 3-4 defa evlerine gidip konuk olduğum daha çok uzun telefon görüşmeleriyle iletişim sürdürdüğümüz bir dostluğum var onlarla. Ancak son iki yıldır da aileden biri oldum artık.

Eşine erkek çocuk vereceğim diye dünyaya getirdiği şimdi biri öğretmenlik yapan, biri üniversite, ikisi lisede okuyan ve 3 yaşında ''beni hayata bağlayan tek şey'' dediği beş kızıyla kırsal bir ilçede evin borcunu ödemek için çırpınan bir kadındı Suna. Bu arada Ahmet'e de omuz vermiş, gerektiğinde onunla birlikte farklı işlere gitmiş, onu tekrar hayata bağlamıştı. Ahmet'te toparlanmış, sürekli geliri olan iyi de bir iş bulmuştu. Evin borcu olmasa gül gibi yaşamları vardı aslında.

Şimdi, özellikle son on beş yılı hiç destek almadan hep mücadeleyle geçmiş, ailesini dağıtmamak bir arada tutmak adına kendini çocuklarına ve eşine adamış bir kadın için, Suna için,  Ahmet,  ''beni aldatıyor'' diyordu. İnanması güç olan bu duruma inanmamı kimse bekleyemez tabi. Ahmet'te.

Daha bir ay önce evlerine gitmiştim. Yemek sonrası onları konuşmuştuk. Ahmet Suna'nın çalışmasından kaynaklı eviyle ve kendisiyle ilgilemediğinden şikayetçi olmuştu. Suna'da çalışmanın ona iyi geldiğini, sorunlarından uzaklaşıp rahatladığını söyledi. Bu sefer Ahmet Suna'yı  sevdiğini, onunla çok şeyleri paylaşmak istediğini, beraber yemeğe, sinemaya gitmek istediğini ama Suna'nın buna yanaşmadığından yakındı. Ne güzel demiştim içimden. Yirmi beş yıl sonra bile böylesi bir sevgi kalabilmiş Ahmet'te. Bulmuş bunuyor diyerek Suna'ya Ahmet'in haklılığını savunmuştum o akşam.  Oysa benim bilmediğim, görmediğim bir oyunun oyuncularıymış ikisi de.

Böylesi bir saçmalığa nasıl ulaştığını sordum Ahmet'e. Bana, içinde yavaş yavaş şüphelerinin oluştuğunu ve bu yüzden de Suna'nın telefonlarını dinlediğini söyledi. İnternet üzerinden sağladığı bir izleme ve dinleme şekliyle gün içerisinde belirli aralıklarla onu dinliyor ve telefona yerleştirdiği bir cihazla da akşam eve geldiğinde yine internette  gittiği her yerin sinyallerini alıyormuş. Buna göre gittiği yerler konusunda ona hep yalan söylüyormuş Suna. Gizliyormuş. O an telefonu çaldı. Arayan lisede okuyan kızlarından biriydi. Okuldaymış, başı ağrımış ve sol gözü görmüyormuş. Anlaşılıyor ki çocuklar da bu durumdan ağır darbeler alıyordu. Bu sefer ben telaşlandım ve ''hadi hemen yetiş'' dedim ona. Ama o öylesine ''aldatma'' olayına kaptırmıştı ki kendini, biraz daha örnekler vermeye, beni ikna etmeye çalıştı. Bir süre sonra da ısrarlarım sonucu kalkıp gitti. Ancak bu hikayeye hiç inanmamış ve Suna'ya da bundan bahsetmemiştim. Kalbini kırmak gibi bir düşüncem yoktu. 

Bir hafta sonra ikinci bir telefon aldım. Ahmet’ti yine arayan. Bu sefer ciddi anlamda bir ıspat bulmuş ve ne yapması gerektiğini bilmiyormuş. Buluştuk. Suna'nın sürekli telefonunu dinliyor ya bu kez Suna'yı başka bir telefonda konuşurken duymuş. ''Kapatmam lazım, şimdi kadınlar gelecek'' sözünü beynine mıh gibi yazmış sürekli beyninde bunu sorguluyor ve takıntı olarak bunu geliştiriyordu beyninde. Giriş kattaki komşusundan şüpheleniyormuş. Bazı günler işe gitmiyor, arabayı başka yere park edip, Suna'yı izliyormuş. Suna çocuğu sürekli onlara bırakıyor, onlara gidip gelmek için bahaneler uyduruyor, pencereye, balkona  çıktığında direk o komşularının camına bakıyormuş. Büyük olasılık onların aralarında bir şey varmış. Suna'ya o diğer telefonu sorduğunda Suna böyle bir şey yok dediyse de evi altına üstüne getirmiş, yatak odasını dağıtmış, hızını alamayınca da önce tokatlamış, sonrada yere yatırıp bıçak dayamış boynuna. Korkunçtu anlattıkları. O sahneyi gözümün önüne getirdiğimde Suna'nın yaşadıklarının büyüklüğünü anladım o an. Ancak Ahmet'in inandırıcı anlatımı karşısında Suna'yı bu konuda iyi tanıyan beni bile içimden sorgulattı. Ama yine de biliyordum. Suna aldatmazdı. Aklım başından gitti. Ne diyeceğimi, nasıl davranacağımı bilemedim. Artık bunu Sunay'la paylaşma zamanı gelmişti. Ahmet'i biraz kızgın ve sorgulayıcı tavrımla uğurladım. Onların evleri çok uzaktı. Hemen gitmem olanaksızdı. Telefon ettim ve konuşmaya çalıştım Sunayla. Ancak öylesine öfkeli, öylesine kırılmıştı ki; yıllardır gizlediği bir şeyin açığa çıkıp benimle paylaşması çok zor görünüyordu. Utanmış, incinmişti. Şiddete uğramanın aşağılanma duygusu, incinmenin  kırılganlığı ve haksızlığa uğramanın öfkesiyle karışık, sert ve buz gibi sesiyle beni Ahmet'i korumak, ondan yana olmakla suçladı. ''Yerde üstüme çıkıp boğazıma dayadığı bıçağın altında, ölümün kıyısında yaşayan benim. Beni ölümle burun buruna getirip, tehtid eden, yaşamımın ona bağlı olduğunu hissettirip, kaskatı kestiren bir adamı dinleyerek onu koruyorsun.'' dedi. Ona ne diyeceğimi bilemedim. Buna hiç hazırlıklı değildim. Daha önce şiddet gören, öfkeli ve mağdur bir kadınla hiç karşılaşmamıştım. Ona sadece  bu konuda haksızlığa uğradığını bildiğimi, Ahmet'e inanmadığımı ve konuşmak isterse her zaman yanındayım''  demek için aradığımı söyleyecektim. Ama anlamsız kalacaktı bu sözlerim. Sadece yatıştırmaya çalıştım ve kapattık telefonu.

Suna eğitim almış biri değil. Modern dünyaya ayak uydurabilen biri de değil. Ona öğretilen kadın kalıplarının dışına çıkmayan, dominant yapıda bir kadındı.  Ama güçlü kişiliği, öğrenmeye açık merakı, sorgulamaktan korkmayan bir düşünce genişliği vardı ve bu benim ondan kopmamı engelledi. Dini inancı vardı. İnandığı varlığa çok temiz duygularla ve saf bir şekilde bağlıydı.  Aile ve eş anlayışıyla mutahasıp bir kadındı. Bu mutahasıplığı  yüzünden kendi bildiği aile yapısı dışında  olan evliliklere, birlikteliklere sorgulayarak bakar ancak yargılamazdı. Yargılamamak onun algısının genişliğini gösteriyordu. Onunla arkadaş olmak, onu tanımak için yeterli sebeplerdi bunlar. Bir de beş cici kızlarıydı beni ona çeken. Anne ve babaları tarafından özenle ve hiç bir şeyden sakınmadan okutulan, okuyan kızları.

Üç gün sonra Ahmet'ten bir telefon daha aldım. ''Çok acil, hemen şimdi'' görüşmeliyiz dedi. Yeni bir hikayeyle, yeni bir ıspatla gelecekti yine. Ancak bu sefer ona karşı tavrım biraz daha farklı olacaktı. Böyle giderse bu hikayeler, ıspatlar Suna ölene kadar devam edecekti. Bana da bağımlı bir hal alacaktı Ahmet. Bunun önünü kesmeliydim. Yardım etmeliydim ona. Akşam üzeriydi buluştuk. Bana yatakta geçen bir ıspattan bahsediyordu bu sefer. Suna'nın vucüdunda iz vardı ve kesinlikle kendisi yapmamıştı. Bu arada Suna olur olmaz saatlerde banyo yapıyormuş. Bir kadın gündüz banyo niye yapsınmış. O telefonu nereye gizlemişmiş. Gizli gizli konuştuğu kimmiş. Bu sefer kızının arkadaşının babasından şüpheleniyormuş. Suna'nın telefonunda o adamın telefon numarası ne ağrıyormuş. Bir gece önce Suna'nın telefonunda bilinmeyen bir telefon numarası görmüş ve çığrından çıkmış. Bu sefer o numaranın sahibinin kim olduğunu öğrenmek için dövmüş ve sabaha kadar yataklarında bıçakla birlikte uyumuşlar. Ertesi gün telefonu iyice kurcalayan Ahmet bakıyor ki o numara Suna'nın telefonu dinlemek için aradığı numaraymış. Dinleme esnasında çıkarmış telefona.

Ve artık dayanma gücüm bitmişti. Son saçmalıklar olmalıydı bu dinlediklerim. Sakin  bir şekilde Ahmet'e bir öneri sundum. Bir psikolog arkadaşımın olduğunu ve kendisini onunla görüştürme fikrimden bahsettim. Bu fikre iyi bakmayacağını, kızacağı korkusuyla başladım sözlerime ama duyduklarım karşısında  önerinin doğru bir  öneri olduğunu da anlamış oldum. Bana yalvarırcasına, onu bu şüphelerden kurtarmamı, eğer bir hastalıksa tedavi için yardım etmemi ve ne gerekiyorsa da yapacağını söyledi. Anladım ki ortada ciddi bir hastalık durumu vardı. Tek takıntısı da Suna'nın onu aldattığıydı. Ertesi gün psikolog arkadaşımı aradım ve randevu aldım. Birlikte gittik. Yaşananların tümünü bildiğim için ilk görüşmeye beni de aldı. Ahmet'e birçok sorular sordu. Birkaç hareket yaptırdı. Biraz hikayesini anlattı Ahmet. Psikoloğa da ona yardım etmesini ve iyileşmek için ne gerekiyorsa yapacağını söyledi. Arkadaşım Ahmet'in durumunun kendisini aştığını ve uzman bir psikayatri doktoruyla devam etmesi gerektiğini söyledi. Hastalığı ilerleyebilir, tehlikeli bir şizofren olarak kalabilirdi. O akşamdan sonra Suna ve Ahmet'in bu olayına daha farklı bakmaya başladım. Artık karşımda sağlığı bozulmuş ve  iyileşmek için mücadele eden bir insan vardı. 

Suna ile nihayet bu konuyu da konuşur hale geldik. Meğer Ahmet'in bu hastalığı uzun zamandır varmış ve en şiddetli şekli de son beş yıldır devam ediyormuş.

Daha önceden de bir takım ilaçlar alan Ahmet'in artık daha ağır ve ciddi ilaçlar alması gerekiyordu. Çünkü hastalığının tanısı '' Hezeyanda bozukluktu''

Ahmet eğitim görmüş, kibar, duyarlı ve sohbet edilir bir insandı. Eşine ve ailesine karşı oldukça duyarlıydı. Sözüne güvenilir, anlattığı dinlenirdi. On beş yıl boyunca böyle bildim. Son 7-8 yıldır da sosyal, güncel anlamda  sohbetler edebildiğim Ahmet, aynı zamanda söz konusu Suna olduğunda söylediklerine, ıspatlarına, hikayelerine inanmayacak en acısı da hastalığı yüzünden Suna'ya uyguladığı şiddet karşısında hiçbir şey yapamayacaktım. Çünkü o hastaydı ve hezeyanları arttığında kimse onu engelleyemiyordu. Şiddet sonrası düzeldiğinde de kendisi de yaptığına utanıyordu ama bu onu haklı yapmıyordu. Aslında Suna işi bıraksa, eviyle ilgilense sorun kalmayacaktı. Eve geldiğinde onu evde görse, kapıyı o açsa çocuklarla birlikte ne mutlu olurlarmış, kendisi de iyileşirmiş. Suna'nın çalışması her şeyi bozuyor ve onu çok öfkelendiriyormuş. Ahmet'in Suna'dan istediği şeyler çok masumane gibi görünse de aslında hastalığı bahane ederek şiddeti çoğaltacağı isteklerdi. Sürekli evde kalmasını sağlayarak kontrol altına alacağı Suna, bir zaman sonra da onun işkence türlerini üzerinde deneyeceği kişi olacaktı. Suna'yı hayattan koparmak, kendine bağımlı hale getirmek ve yaşamını kontrol edecek hale kadar gidecekti bu durum.

Ahmet ilaçlarını almaya başladıktan sonra sürekli Suna ile telefonlaşmaya başladık. Ahmet'in hastalığı, ilaçları ve davranışlarını konu ediyorduk daha çok. Suna'ya uyguladığı fiziksel, psikolojik şiddetiyse çok az konuşuyorduk. Acı anlatılamaz derecedeydi aslında yaşanılmaz bir haldeydi. Bazen çaresizlik beni de etkisi altına alıyor, duygusal karmaşalara giriyordum. Ama elimden hiçbir şey gelmiyordu.

Ahmet bir süre sonra iyileştiğini, sakinleştiğini düşünerek ilaçları bıraktı. Tekrar hezeyanları başladığında öfkesine yenik düştü hep ve sonra arkasından gelen pişmanlıklar yüzünden kendine kızdı. İlaçlarını düzenli almayışı onda medcezirler oluşturuyor bu durum en çok da Suna'yı hırpalıyordu. Suna'nın içinde bulunduğu bu durum tam bir çaresizlik haliydi. Kendisinden hastalığı yüzünden aman dileyen, yardım isteyen bir insan vardı ortada. Tüm samimiyeti, inancıyla eşine destek olmaya çalışan bir kadın oldu ama aynı zamanda tek suçlu, tek yalancı ve aldatan kadındı o. Hem ilacı hem zehriydi Suna. Çıkışı olmayan bir çemberin içinde dönüp duruyordu.

 

Suna hastalığının başladığı ama teşhis konulmadığı  yıllarda eşinin kendisini kıskandığı için böyle davrandığını düşünürmüş. Evliliğin ilk yıllarında eşi tarafından kıskanılmak güzelmiş de. Yıllar sonra da eşinin kıskançlık konusunu abarttığını düşünmeye başlamış. Belki de Ahmet hep hastaydı. Kendisi de bunu farketmiyordu. Suna hayat mücadelesi verirken bir yandan da eşinin bu hastalığının zorluklarını yaşamış yıllarca. Bu durum karşısında ne kendi ailesi ne de eşinin ailesi hiç destek de olmamışlar. Sessiz kalmayı seçmişler ve yokmuş gibi davranmaya da devam ediyorlar.

Suna her tükenişinde,  her moral bozukluğunda belki de söylemiyordu ama her şiddet sonrası beni arar, uzun uzun konuşur, bir çözüm bulmaya çalışırdık beraber. Tükenişleri çoğalmaya başlamıştı artık. Kendisi için de psikiyatri doktorlarıyla görüşürdü ama onu hiç anlamadıklarına inanıyordu. Doktorların verdiği ilaçlar onu sadece uyutuyor, aptal gibi yapıyor ve hayattan koparıyordu. Oysa çalışması ve ayakta kalması gerekiyordu. Bu yüzden de ilaçları kullanmamaya karar vermişti. İçinden çıkılmaz bu çaresizliğin çözümünü ne doktor, ne akıl hastanesi ne de aileydi onun için. Artık doktorlara inancı kalmamıştı. Ahmet'in iyileşmek için bir çabası olduğuna da inanmıyordu. Kendisi de nereye kadar dayanabilirse oraya kadar itekleyecekti artık. Tek korkusu çocuklarıydı. Ona bir şey olursa çocukları mahvolacaktı, aile dağılacaktı. Kızlarıyla her tartışmada ağlar, içlerinden birinin aileden uzaklaşak, kopacak diye ödü kopardı.  Çözümü olmayan bu yolda tek dayanağı sanırım bendim. Bense ona sadece dostluğumu verebiliyordum. Bilimsel anlamda onun için yapabileceğim hiçbir şey yoktu ne yazık. 

Bazen dayanamadığı zamanlarda ani kararlar alırdı Suna. Bir seferinde boşanmak için adliyenin kapısına kadar gitmiş beni de çağırmıştı. Gittim ama onu kararından vazgeçirdim. Çünkü böylesine ani bir boşanma davasında Ahmet kendi şüphelerinin doğruluğuna inanacak ve Suna'nın canına kıyma haklılığını kazanacaktı kendince. Bu korkunç olurdu. Biraz daha tedaviyi sürdürerek başka çareler aramaya devam edecektik ne yazık. 

Bunca acının, bunca sıkıntının içinde  bir sıkıntı daha ortaya çıktı ailede. Böylesine bir ülkede çocuk yetiştirmenin oldukça zor olduğunu kanıtlayan bir sıkıntıydı bu. En büyük kızları Nisa uzun zamandır kendisine musallat olan ama hep ters yanıtlar verdiği eski komşu oğlu ile başı derde girmiş son zamanlarda da tehtidler almaya başlamıştı. Yazılan mektuplar, alınan mesajlar kaçırma, öldürme üzerine olunca tek gösterebileceğim yol savcılığa suç duyurusunda bulunmaktı. Öyle de yaptılar. Şimdilik bir ses çıkmadı komşu oğlundan. Umarım bu sessizlik fırtına öncesi sessizlik değildir.

Ahmet'in ilaçlarını düzenli almayışı Suna için işkencenin artması demekti. İlaçlarını düzenli almasını sağlamak ve bir süre ondan uzak kalmak adına yeni bir çözüm geliştirdi Suna. Ahmet'i hastaneye yatırmak. Akla uygun ama olur muydu bu bilemedim? Doktoruna danıştı ve doktoru bunu hemen onayladı. On gün akıl hastanesinde kaldı Ahmet. Kendi rızasıyla gitti. O ağırbaşlı, sakin yaradılışlı, kişilikli Ahmet ve akıl hastanesi! Onu orada ziyarete gittiğimde ondan çok ben kendimi kötü hissettim. İnanması zor, şaşırtıcı ve üzücüydü. Hatta korkunç bir durumdu bu. Ahmet'in akıl hastanesine yatmayı onaylaması hastalığını kabul edişi ve iyileşmek isteyişinin bir çabasıydı. Ancak akli dengelerini tümden kaybetmiş, kendine veya başkalarına zarar vermiş  hastalarla birlikte bir odada, yatak yetersizliğinden yerde uyumak zorunda kaldığı bir akıl hastanesinden çare ummak çok da doğru değildi. Ama doktorlar uygun görmüşlerdi ve Ahmet hiç itirazsız on gün kaldı orada. Ancak görüldü ki Ahmet'te değişen bir şey yoktu. Çünkü  birgün birlikte ziyarete gittiğimizde Suna ona veda ederken Ahmet kızgın bir şekilde neden banyo yaptığını sormuş bunun hesabını soracağını söylemişti. Nihayetinde hastaneden çıktığı şu bir yıl içinde de fiziksel ve psikolojik olarak Suna'ya hesap sormaya devam ediyor.                           Ne psikiyatri doktorları, ne akıl hastanesi, ne ilaçlar ne de Suna’nın sabrı Ahmet’i iyileştiremiyor. İyileşek mi o da belli değil.

Suna eşinin iyileşeceği umuduyla hayata tutunarak şiddet, korku, kaygı ve çaresizlik içinde mücadelesine devam ediyor. Suna’nın bu mücadelesi, gücü nereye kadardır bilinmediği gibi  ne zamana kadar yaşayacağı da bilinmiyor. Çünkü Suna’nın  her uykusu ölüm uykusu aslında.                                                                                                                                  Benim yaptığım, elimden bir şey gelememenin çaresizliğinde Suna'nın dramını bir kağıda aktarmak yalnızca.           Kimbilir belki de bir  bir el uzanır uykularından gülerek uyandırır onu..

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI

YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.