O kız böyle bir çığlığın içinden gelmişti, çaresizliği ve ürkekliğiyle

17.08.2014 03:14:40
A+ A-

Ortaokula gidiyordum; orta-iki sıraları. O eğitim döneminde bir kız gelmişti sınıfımıza. Bir arkadaşımızın akrabası olduğunu öğrendik o kızın. Kendi halinde, sessiz, sakin biriydi. Bakışlarından bir o kadar da hüzünlü olduğu anlaşılıyordu. Çok konuşmazdı. Belki de ancak alışacaktı yeni arkadaşlarına. Sınıfın geneli ise önceki yıllardan birbirini tanıdığından herkes birbiriyle şakalaşıyor, haylazlık yapılıyor vs. Haylazlıkların süregeldiği günlerden bir gün dersteydik. Hangi ders olduğunu hatırlayamıyorum. Mevsimi de hatırlamıyorum ama güneşli bir havaydı sanırım. O hüzünlü kızın ders anında irkildiğini fark ettik. Ardından da ağlamaya başlamıştı. Belki bir arkadaşımız sırayı çektiğinden hafif bir sarsıntı olmuş, belki psikolojik, belki de her ikisiydi kızın tepki vermesinin nedeni.

Kız ağlıyordu. Kim bilir neler geçiyordu gözlerinin önünden 3-5 ay öncesinde yaşadıklarına dair. Ailesi, annesi, babası, kardeşleri... O sarsıntı anı...

Gecenin kör vaktinde, uykuda başlamıştı sarsıntı. 45 saniye... Yaşamın sonu oldu kimi insanlar için. Kimileri için de yıllarca sürecek bir acının başlangıcı. Annelerini, babalarını, oğullarını, kızlarını, bebeklerini kaybedenler... Sakat kalanlar... Yazarken bile insanın nutku tutuluyor, nefes alamıyor. Yaşadığınız her şey yerle bir; eviniz, evinizin bulunduğu sokak... Enkaz yığını. Resmi rakamlara 18 bin 373, gayriresmi rakamlara göre ise 50 bin kişi ölmüştü. 23 bin ila 100 bin kişi yaralanmış, 500 kişi sakat kalmıştı. 133 bin 683 bina çökmüştü. 600 bin kişi evsiz kalmıştı. Hazin bir manzaraydı.

Anlamıştık neden sonra. O kız böyle bir çığlığın içinden gelmişti, çaresizliği ve ürkekliğiyle. Böyle bir felaket bir yetişkinin ruhunda derin yaralar açarken bir çocuğun ruhunda oluşan yıkımları tarif etmekte kelimeler yetersiz kalıyor. Yaşamayan bilmez derler ya, işte o durum. Ama biraz da olsa empati kurmak, anlamaya çalışmak insani bir tavırdır. Lakin insan olmanın gereğiydi felaket anında yardımlaşmak. Çaresizliğe bir parçada olsa çare olmak... Ne mutlu ki bu insani tavrın gereklerini yerine getirmekte canı gönülden çabalayanların olduğunu biliyoruz.

Böyle günlerini hatırlatmak acıları depreştirmek değil. Asla! Ama 17 Ağustoslardaki, Van depremlerindeki ölümlerin yaşanmaması için mücadele etmenin de gerekliliğini ortaya koyuyor bu felaket günleri. Önce bireysel sonra da toplumsal olarak olası bir depreme ne derece hazırlıklı olduğumuzu hatırlatıyor. Sahi ne kadar hazırız? Devlet olarak gerekli önlemler alınıyor mu? Sanırım bu ülkenin vatandaşları olarak yaşamsal önlemlerin alınmasını isteme hakkımız var.

Böyle bir hakkımız olduğu gibi Marmara depreminde yapım hatalarından dolayı çöken binaları yapanlara açılan davaların çoğunun zamanaşımına uğramasını eleştirme hakkımız da olsa gerek. Acıların bir nebze de olsa hafiflemesi mümkünken davaların zamanaşımından düşmesi vicdanları kanatan bir yaradır. Bununla birlikte bu hukuk garabeti yeni üzücü durumların yaşanmaması noktasında ne yazık ki engel de olamıyor.

Dileğimiz elbette deprem gibi doğa olaylarının hiçbir zaman yaşanmaması. Ama yaşanma olasılığını göz ardı etmeden “yaşamsal” önlemlerin alınması; gerekli yasaların çıkarılması veya çıkarılmış olanların revize edilmesi, yapı denetimin tam yapılması şarttır. Hatırlamakta fayda var.

 

Unutulmuş muydu?

 

Evet, “Hatırlamakta fayda var” diye bitirmiştim geçen yıl bugün 17 Ağustos anmasında yazdığım bu yazıyı.

Hele ki siyasi, sosyal, toplumsal, ekonomi gibi daha pek çok alandaki gelişiminde büyük sancılar yaşayan bir ülkenin tarihine geçmiş felaket günlerini hatırlaması yeni acıların yaşanmaması için şarttır. Toplumsal belleğimizin zayıf olduğu toplumumuzda ise bu gerçeği hatırlatmak görevimizdir.

Gerçi unutulmuş muydu ki?.. Ateş yalnız düştüğü yeri yakmadığı sürece, hayır!  

Peki gereği yapılıyor mu? Hatırlandığı ölçüde, belki.

Ama hâlâ gönül rahatlığıyla gerekli önlemlerin alındığını söyleyemiyoruz.

17 Ağustos 1999’da yaşanan acı 2011’deki Van depremiyle yenilendi. Başka acılar, başka hüzünler, başka travmalar yaşandı. Başka hayatlar karardı.

Depremden sonra bahsettiklerimiz ise yine aynıydı; devlet denetimsizliği, müteahhitlerin malzemeden çalması ve uygun malzeme kullanmaması, zemin etüdü yapılmaması, devletin depreme dayanıksız yapıları inşa eden firma sahiplerini ödüllendirilmiş olması, yasaların yetersizliği ve çarpıklığı, yargısal sorunlar...

Çünkü biz gelişmiş ve Japonya gibi depremin sürekli yaşandığı ülkelerde olduğu gibi deprem konusunda da nedenler üzerinde değil, sonuçlar üzerinde durduk. Bu gerçek hiç ama hiç değişmedi.

Örneğin depremden sonraki yardımlaşmamız dayanışmamız diğer ülkelerden çok üstündü. Bu iyiydi tabii yaraların sarılması adına.

Ama herhalde bu tür olayları bir “kader” olarak gördüğümüzden hiç sorgulamadık; neredeyse her gün deprem meydana gelen ülkeler bu doğa olayının yol açacağı felaketi daha oluşmadan kaldırabilirken biz ise neden böylesi acılar yaşadık durduk?

Eğer bir gün bu sorunun yanıtını verebilirsek, depremin bir doğa olayı olduğunun bilinciyle hareket edersek bir şeyler değişecektir.

Benim hâlâ örneğin önlem olarak riskli yapıların tespiti, gereğinin yerine getirilmesi ve kentsel dönüşüm projeleri asıl amacından saptırılarak bir rant yaratma, insanları mağdur etme projelerine dönüştürülmüş olsa da, çıkarılan yasalarla işin uzmanları, meslek örgütleri devre dışı bırakılmaya çalışılsa da... Bu gerçeklerin dile getirildiği ölçüde evet, umudum var.

Yaşanan onca acının sonrasında bile umudu yeşerterek umutsuzluğu yatıştırdığın için... Umut etmeyi öğrettiğin için seni sevgiyle anıyorum Ebru...   

YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.