La Petite Maison: Nişantaşı'nda bir Fransız

26.06.2014 12:46:05
A+ A-

Hani bazen işyerinde sıkıntıdan patlayınca, hiç ilginç olmayan bir insanın saçmalıklarını dinlerken, gittikçe anlamsızlaşan ve bitsin diye dua ettiğiniz bir tartışmanın ortasında bulduğunuzda kendinizi, şöyle bir gözünüzü kapatıp mutlu mesut bir yer hayal edersiniz… Bir kumsalda, arkadaşlarınızla, dans edip güneşlenirken… En azından benim hayal ettiğim o “mutlu yer” buna benzer bir yerdi. Ama artık her gözümü kapattığımda La Petite Maison’u ve orada yediğim o enfes makarnayı hayal edeceğim.

Abarttığımı mı düşünüyorsunuz? Az bile söyledim!

Nişantaşı’ndaki Park Hyatt Hotel içinde, Mayıs ayında açılan La Petite Maison’dan bahsediyorum. Geçtiğimiz haftalarda, Radikal Blog yazarlarından Başak Miller ile beraber orada yemek yedik ve işte, o gün bugündür yediğim yemeklerin tadı damağımda. Heyecan içinde, kutlanacak bir olay, bir yıldönümü olsa da tekrar oraya gitmek için bahanem olsa keşke diye düşünüp duruyorum!

Bu biraz abartılı, ama aslında doğrulardan uzak olmayan girişten sonra, La Petite Maison’u birkaç aşamada anlatmak isterim size. Restorana ilk adımımı attığım anda, beni güleryüzlü garsonlar karşıladı. Masama kadar eşlik ettiler ve kibarca ne içeceğimi sordular. Yani restoranın en sevimli yönlerinden birisi ve en ilki garsonlarıydı; hepsi çok içtendi ve orada çalışmaktan mutlu oldukları her hallerinden belliydi. Onların pozitif enerjisi bana ve arkadaşıma da yansıdı tabii.

Yemek konusuna uzun süre karar veremedim. Burada da garsonlar imdadıma yetişti ve önce damak tadımı öğrenip, sonrasında bana çok güzel tavsiyelerde bulundular. Heyhat! O gün hiç de deneysel bir günümde değildim ve ne yazık ki Fransız tatlarından denemek yerine daha güvenli bir yolu tercih ettim. Kremalı ve truffe mantarlı makarna siparişi verdim. Başak hanımın tavsiyesiyle de, aperatif olarak ekmekler üzerinde servis edilen, ançüezli ve zeytin ezmeli ‘Tapenade’ söyledik. Bir dahaki sefere çok daha Fransız bir yemek yemek konusunda kararlıyım!

Sıra şarap siparişine geldiğinde, Fransız ‘sommelier (Şarap seçmenizde yardımcı olan, şarap uzmanı) bize çok yardımcı oldu. Öncelikle müthiş İngilizcesiyle bize ne sipariş ettiğimizi ve ne tür şaraplardan hoşlandığımızı sordu. Ben yaz günlerinde daha fresh, mümkünse soğutulmuş, fazla çarpmayan, ama yediğim yemekle de uyumlu olacak bir şeyler içmek istediğimi söyledim. Kendisi cevaben; “Bir şarabı güzel yapan pek çok etken vardır. Buna içinde bulunduğunuz ruh hali, masadaki muhabbetin ne kadar keyifli olduğu ve yediğiniz yemek de dahildir. Bu yüzden size tavsiyem, bir rose olacaktır” diyerek bana seçimimde yardımcı oldu. Böyle edebi bir açıklamadan sonra tabii ki onun tavsiyesine uymak zorundaydım; bayılarak bir rose siparişi verdim. İyi ki de öyle yapmışım çünkü yediğim makarnanın kreması ile beyaz ya da kırmızı şarap değil, her ikisinin ortası denebilecek, içimi kolay, hafif bir şarap, beklediğimden de uyumlu bir tat bıraktı damağımda.

 

Ve ‘sommelier’miz çok haklıydı; muhabbetimiz öyle iyiydi ki, içtiğim suların bile tadı değişik gelmeye başladı bir yerden sonra. Kadınlar, erkekler, ilişkiler, “ne olacak ülkemizin hali?” derken, sanırım gece 12’ye kadar oturduk restoranda. Bol bol kahkaha attık, birbirimize kitaplar ve şiirler tavsiye ettik. Sonra bir de baktık ki restoranın iç kısmında yalnızca biz kalmışız! Şef garson yanımıza yaklaşıp dışarıdaki masaların müsait olduğunu, orada da oturabileceğimizi söylediğinde, muhabbetimize yeni bir boyut katılmış oldu.

Dört duvar arasındaki muhabbet ile, temiz havada, serin bir yaz akşamındaki sohbet arasındaki enfes fark sayesinde, birkaç saat önce tanıştığım Başak ile daha ve daha fazla yakınlaştığımı hissettim. Her hatırladığımda mutlulukla anacağım bir akşam oldu benim için. Umarım sizler de La Petite Maison’u ziyaret etme şansını bulur ve yazın bahçesinde, kışın şöminesinin önünde, duvarlardaki Bedri Baykam tablolarına dalıp giderek, şarabınızı mutlu mesut yudumlarken, hoşça vakit geçirirsiniz.

Restoran hakkında azcık bilgi…

La Petite Maison, Fransızca’da “Küçük Ev” anlamına geliyor. Böyle güzel yemekler yapan bir yer için fazla mütevazi bir isim bence!

İstanbul’daki restoran, La Petite Maison’un 4. şubesi. Diğer şubeleri Nice, Londra ve Dubai’de bulunuyor.

Restoranı mimarlık firması Sagrada ve aydınlatma tasarımcısı Thierry Dreyfus tasarlamış.

Dışarıdaki teras+ şömineli bölüm 200 metrekare genişliğinde

La Petite Maison Istanbul, daha önce Londra ve Moskova restoranlarında görev yapan Executive Chef Liam Smith-Laing öncülüğünde tecrübeli bir ekip kurdu.

Restoran öğlen 12’den gece 12’ye kadar açık. (Gerçi biz 12’yi biraz geçe çıkmıştık; demek ki restoranı çok severseniz, kapanma saati gelmesine rağmen biraz daha oturabilirsiniz!)

Kıyafet kodu: Yok gibi. Günlük kıyafetleriyle gelenler de vardı, topuklu ayakkabılı, şık kıyafetli hanımlar da…

Adam başı fiyat: Alkolsüz, yalnızca yemek ve içecekle yaklaşık 120 TL gibi bir fiyata çıkarsınız. Bir kadeh alkol de buna eklenince fiyat 180 TL’yi bulabiliyor.

YORUM YAZ
Yorumunuzu girmek için sisteme giriş yapmalısınız.
Eğer üye değilseniz üye olunuz.